transpride2014_15

Travesti ve hayat kadınlarının sokakta cezalarla imtihanı

İstanbul LGBTİ’den seks işçisi trans aktivist İlayda 17 Aralık Dünya Seks İşçilerine Yönelik Şiddetle Mücadele Günü dolayısıyla KaosGL.org’ konuştu: “Devlet götümüzün vergisini sokakta alıyor. Şiddete karşı güvenli çalışma alanları istiyoruz!”

Bugün 17 Aralık Dünya Seks İşçilerine Yönelik Şiddetle Mücadele Günü. Dünya genelinde seks işçileri sistematik şiddete maruz kalıyor, yasalar ve toplum eliyle meslekleri kriminalize ediliyor. “Genel ahlak” seks işçilerini güvencesiz koşullarda, yaşam tehditi altında çalışmaya itiyor.

Türkiye’de de seks işçilerine dönük şiddet bitmek bilmiyor. Hükümet, seks işçilerine dönük şiddeti değil “fuhuşu bitirmeyi” önüne görev olarak koyuyor. Sistematik olarak kesilen para cezaları ise “fuhuşu bitirmek” bir yana güvencesiz çalışma koşullarını arttırıyor.

travesti Seks işçilerine dönük bütün bu şiddet politikalarını İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği’nden seks işçisi trans aktivist İlayda ile konuştuk.

“LGBTİ hareketi sayesinde seks işçilerine ve translara şiddet görünür hale geldi”

Devlet ve devlete bağlı kolluk kuvvetlerinin sistematik şiddetinin yıllardır seks işçilerini ve transları hedef aldığını hatırlatan İlayda şunları kaydetti:

“Yirmi yıldır mücadele eden ve gittikçe güçlenen LGBTİ hareketi sayesinde seks işçilerine ve translara dönük şiddet görünür hale geldi. Şiddete ilişkin açıklanan rakamlar buna rağmen hâlâ daha buzdağının görünen kısmı. LGBTİ ve seks işçiliği örgütlerinin ulaşamadığı birçok şiddet olayı da yaşanmaya devam ediyor.”

İlayda seks işçilerine dönük şiddete karşı açılan davalarda da sonuç alınamadığını söylüyor. İlayda’ya göre bu sebepten ötürü birçok seks işçisi dava açmaktan vazgeçiyor:

“İzmir’de bundan yıllar önce dört beş trans seks işçisinin yaşadığı yere bir grup saldırdı. Polis arandı ve polis 5 saat sonra olay yerine gelebildi. Grup evlerimizin kapılarını kırdı, evleri dağıttılar. Yasa uygulayıcı ve kolluk kuvvetlerinin arka çıkması sonucu, saldırganlar bir ifade verip kurtuldu.”

“Türkiye Cumhuriyeti değil, Türkiye Polis Devleti denilmeli”

İzmir, Mersin, İstanbul ve Antalya gibi birçok yerde seks işçiliği yapan İlayda, “Bu ülkeye Türkiye Cumhuriyeti deniyor ama buraya Türkiye polis devleti denilmeli. Polis istediği an istediğini yapabiliyor. Yasa filan kimsenin umurunda değil. Suç addedilen meselelerde polisin yapabilecekleri bellidir ancak bu ülkede hiç de belli değil. Her an her şeyi yapabiliyorlar. Devletin translara ve seks işçilerine karşı başlattıkları gizli savaş sonucu her an her yerde gözaltına alınabilirsiniz. İtiraz ettiğinizde ise kendinizi nezarethanede bulup, ‘görevli memura mukavemet’, ‘devlet malına zarar vermek’, ‘hakaret’ gibi iddialar üzerinden cezaevine gönderilebilirsiniz. İki tane polisin yalanı hapishaneyle sonuçlanıyor” dedi.

“Devlet götümüzün vergisini sokakta alıyor”

Seks işçisi translara dönük baskı ve devlet kaynaklı şiddetin artacağını savunan İlayda, “Yeni Güvenlik Tasarısı’nın baskı ve şiddeti arttıracağını düşünüyorum. Devlet hem sokağa çıktığımızda götümüzün vergisini alıyor hem de mesleğimizle kazandığımız malımıza da el koymanın yollarını arıyor” ifadelerini kullandı.

İlayda’ya göre toplum çok “ahlaklı” bir toplum çünkü gündüz sokakta seks işçisi kadınlara saldıranlarla hava karardıktan sonra onlarla birlikte olanlar aynı kişiler.

“Fuhuşun delili olarak Sağlık Bakanlığı’nın dağıttığı kondomlar gösterildi”

İlayda bütün bu toplumsal ve devlet kaynaklı şiddete karşı, seks işçilerinin çalışabilecekleri güvenli alanların yaratılması gerektiğini savunuyor. Bir diğer talebi ise seks işçileri sendikasının kurulması. Bütün seks işçileri örgütlendiği zaman şiddete karşı durabileceklerini belirten İlayda yaşadıkları “absürt” şiddet olaylarından birini şöyle anlatıyor:

“Devletin cinsel yolla bulaşan hastalıkları önlemek amacıyla dağıttığı kondomlar üzerinden transların evleri basıldı ve ‘fuhuşa yer temin etmek’ten ötürü seks işçisi trans kadınlar tutuklandı. ‘Fuhuşun’ delili ise Sağlık Bakanlığı’nın dağıttığı kondomlardı. Kondomların sadece seks işçilerine değil herkese ücretsiz dağıtılması gerekiyor zaten. Cinsellik bir haktır ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı mücadele etmek devletin görevlerinden biri olmalı. Ama bu kondom dağıtılmasını bile bize karşı kullandılar.”

İlayda’yla son olarak trans seks işçilerine dönük keyfî para cezaları ve Kabahatler Kanunu’nu konuşuyoruz. Kabahatler Kanunu’ndan kesilen idari para cezalarının tutanaklarında bile “kadın kıyafeti giymiş erkekler”, “ istanbul travesti mesleği” gibi ifadelerle ayrımcılık yapıldığını belirten İlayda’nın ifadeleri şöyle:

“Para cezaları kısır döngü yaratıyor”

“İstanbul’da Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın döneminde yoğunlaşan cezalar şimdi İstanbul LGBTİ’nin çabaları sonucu azaldı. Ama birçok yerde devam ediyor bu cezalar. Cezalar biriktikçe seks işçilerinin banka hesaplarına el konuluyor. Topluma ‘fuhuşu önleyeceğiz’ diyen devlet, para cezalarıyla  travesti seks işçiliğini artık yapmak istemeyenleri bile seks işçiliği yapmak zorunda bırakıyor. Ortada bir kısır döngü var. Sokağa çıkınca para cezası kesiliyor. Para cezası kesildikçe sokağa çıkıp daha fazla seks işçiliği yapmak, daha fazla müşteri bulmak durumunda kalıyoruz.”

İlayda’nın talepleri ise şöyle: “Devletin travesti seks işçilerine dönük politikası bir an önce değişmeli. ‘Fuhuşla mücadele’ diyerek şiddet meşrulaştırılıyor. Yapılması gereken, seks işçiliği yapmak istemeyenlere istihdam; benim gibi mesleğini sürdürmek isteyenlere ise güvenli alanlar. Bir an önce genelevlerin kapıları trans olsun olmasın çalışmak isteyen kadınlara açılmalı. İmha ve gettoları dağıtma politikası da son bulmalı.”

estetik-ve-guzellik-uyumu

Travesti ve kadınlardan estetik dokunuşlar mucizesi

Öncelikle “estetik” kelimesinin geçmişini inceleyelim.  Yunanca aisthesis’  kelimesinden gelmiştir. Duyum, duyular, algı, duygu ile algılamak gibi anlamlar taşır.

“Estetik” kelimesini bir bilim olarak ilk ortaya atan alman düşünür “Alexander Baumgarten”’dir. Estetik; güzellik bilimi ya da güzeli ve güzel sanatların doğasını inceleyen bilim dalı olarak tanımlanabilir. Estetik; nesneleri değerlendirme, insanlar üzerinde yarattığı duygulanım ve duygulanımların amaçları ve sonuçları üzerinde tartışan bir felsefe dalı haline de gelmiştir.
“Cerrahi” ise hastalıkların ameliyat ile yapılan tedavilerin bütünüdür. Beyin cerrahi, kalp damar cerrahi, üroloji, genel cerrahi, ortopedik cerrahi gibi tüm cerrahi dallar bölümleri ile organların hastalıklarını ameliyatla düzeltirler. Peki, “estetik” kelimesi “cerrahi” kelimesinin önüne gelirse ne anlarız. “Estetik cerrahi”, vücut imajımızın fiziksel olarak hoşa gitmeyen bölümlerini cerrahi olarak düzeltir. Modern estetik cerrahinin geçmişi 100 yıldan fazla değildir. Gelişen anestezi yöntemleri ile ameliyatların riskleri azalmış ve gelişmiş ağrı kesiciler sayesinde hastalığa bağlı mecburiyet olmadan, sadece güzel görünmek için ameliyat olmak, hayatımızın bir parçası haline gelmiştir. Estetik cerrahide insanların kendi vücudunu daha estetik hale getirerek, onların daha mutlu olmalarını sağlıyoruz. Estetik cerrahın, insanların travesti ve kadınların daha güzel görünmek için cerrahın kendi estetik bakışına göre yaptığı operasyonlar, ortaya koyduğu sonuçlarını kişinin ve çevresindekilerin beğenisine sunması, estetik cerrahı bir sanatçı yapmaktadır. Estetik cerrah, insanların kemik, kıkırdak, cildiyle heykel ve resim yapmaktadır.
Ben çevremde kendi değer yargılarıma göre estetik bulduğum yani bende hoş duygular uyandıran fiziksel güzelliğin detaylarını incelemekte ve çıkarttığım sonuçlar ışığında operasyonlarımı gerçekleştiriyorum. Estetik operasyon olmaya karar vermiş kişilerin istekleri doğrultusunda planlanan operasyonda, kişinin hiç düşünmediği ayrıntılarda estetik cerrah kendi yorumlar, beğenisi ile hareket etmektedir. Burnunu güzelleştirmek isteyen bir kişi burnumu biraz ucunu kaldırın ve kemerini alın derken; burun ucundaki çıkıntıların belirginliği, birbirinden uzaklığı gibi yüzlerce ayrıntı konusunda yeterli bilgiye sahip değildir. travesti siteleri Bu ayrıntılar üzerindeki yeterli durulmasa yandan güzel ama önden çirkin bir burun ortaya çıkabilir. Bir anlamda estetik cerrahın operasyonlarını kendi “estetik anlayışı” yönlendirmektedir.
 Estetik cerrahın doktorluk bilgilerinden farklı olarak bu sanatçı kimliği ile güzeli iyi analiz edip “objektif estetik görüşünü” sürekli geliştirmelidir. Aristoteles sanatın bir taklit olduğunu; sanatçının olayların ve varlıkların özündeki ideali, fikri taklit ettiğini söyler. Sanatçı, adeta tabiatın eksik bıraktığı şeyleri tamamlar. Göze hoş görünmeyen bir organı estetik bir organı taklit edilerek eksikleri tamamlanırken, doğalın dışına çıkılmamalıdır. Alexandre-Gottlle Baumgarten’e göre de evrende madde ve ruh öylesine ahenkli bir şekilde birleşmiş ve kaynaşmıştır ki, sanatın ve sanatçının amacı tabiatı taklit olmalıdır. Bu temelde Baumgarten gibi estetik cerrahide de amaç; doğal olarak güzel olan burnu, yüzü, kulağı, boynu, dudağı, memeyi taklit etmek olmalıdır. Doğada örneği olmayan objeler ortaya çıktığında ise estetik değil, yapay görüntüler ortaya çıkmaktadır.
“Estetik cerrahi sanatçısı” olabilmek için doktorluk ve cerrahi yetenek dışında, iyi estetik görüşe, estetik bir obje ile estetik olmayanı arasındaki farkları, travestiler  boyutları ile yakalama yetisi ve estetik olana benzetme becerisine sahip olmak gerekir.

bulentarinc

Travesti cesaret meselesine biraz daha odaklanabilir

Travesti cesaret meselesine biraz daha odaklanabilir

Arınç’ın konuşmasındaki maksadı belki de vekillerin verdiği tepkilerden okuyabiliriz. Vekiller konuşmaya utangaç gülüşmeler ve kahkahalarla yanıt verdi. Show tamamlanmıştı. Komedi unsuru travesti ler incelikli bir söz sanatıyla Meclis’in gündemindeydi işte…
Aralık ayı Meclis açısından her zaman kritik bir ay olmuştur. Bir senenin bakiyesinin masaya yatırılmasından değil, yeni senenin bütçesinin belirlenmesinden ötürü çok sert tartışmalar her daim yaşanır. Geçmişe dönük özeleştirel bir bakışın, yapılan işlerin değerlendirilmesi kültürünün eksikliğinden olsa gerek; yeni senede kime ne kadar para verileceği uzunca süre tartışılır. Nelerin eksik ya da yanlış yapıldığı ise Meclis kürsüsünde muhalefetin zorlamasıyla çok kısa süre yer bulur. “Milletimizin vekilleri” millet adına ne yaptıklarının hesabını çok vermez de, neler yapacaklarının vaatleriyle yeni bütçeyi belirlemeye uğraşır.
Bütçe görüşmeleri bir travesti  yandan da, yeni dönemde Meclis’in siyasal tutumuna ilişkin ayna vazifesi istanbul travestileri görür. Savunmaya ne kadar para gidecek? Eğitim bütçesi ne olacak? Sağlık bütçesi ne durumda? Ama vekiller için illa ki en önemli soru: Milletvekili maaşlarına ne kadar zam gelecek?
Tariz ustası Arınç’tan “olgunluk” gösterisi
Bütün bu “mühim” tartışmalar hararetlenmişken Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ortamı yumuşatmak için bir komedyen edasıyla espri üstüne espri yaptı geçenlerde. Farklı siyasal tutumlardan ana akım medya da bu konuşmayı alkışlarla yansıttı. Nihayetinde Meclis’in gergin ortamında alışık olmadığımız bir “olgunluk” örneğiydi bu konuşma.
Peki “alışık olmadığımız” neydi? Arınç’ın konuşmasında alışık olmadığımız bana kalırsa söz sanatlarından birinin incelikli kullanımıydı. Sözü eğip bükmede, hakikati buğulu aynaların süzgecinden geçirerek görünmez kılmada usta bir siyasetçi olan Bülent Arınç, tariz sanatının en ince örneklerinden biriyle karşımızdaydı! (Tariz nedir diye sorarsanız az önceki cümlem de bu sanata örnek teşkil edebilir. Ama en yaygın tanımına göre tariz, kapalı bir biçimde, dolaylı olarak söz söyleme, taşlama, sözün ya da kavramın gerçek ve mecazlı anlamı dışında büsbütün tersini kastetmek)
Dolaylı anlatımlar yerine doğrudan yalana başvurulmasına alışık olduğumuz Meclis kürsüsünden bir hoş tını olarak, söz sanatlarına başvurulan bir konuşma duymak kulaklarımızdaki pası pek de silmedi. Zira Arınç’ın konuşmasında orijinal olan pek bir taraf da yoktu. En azından translarla ilgili sözleri, duya duya kulaklarımızda bağışıklık yaratacak kadar çokça yinelenen bir teraneden öte bir mana taşımıyor.
Ne demişti Arınç?
LGBTİ haklarını savunan, Meclis kürsüsünde travesti aktivistlerle birlikte basın açıklaması düzenleyen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Mahmut Tanal’ı çok beğendiğini ve “cesur” bulduğunu ifade etti Arınç. Öyle ki, Tanal her kişinin değil er kişinin “kârı” bir işe imza atmıştı. (Kâr ifadesinin burada ne anlam taşıdığı hususuna çok vakıf değiliz. En iyimser tahminin harcı demek yerine kârı dediği yönünde) Meclise transları çıkarmak sonuçta büyük bir cesaretti. Tanal da çok cesurdu, çok “er” bir kişiydi!
Arınç’ın konuşmasındaki maksadı belki de vekillerin verdiği tepkilerden okuyabiliriz. Vekiller konuşmaya utangaç gülüşmeler ve kahkahalarla yanıt verdi. Show tamamlanmıştı. Komedi unsuru translar incelikli bir söz sanatıyla Meclis’in gündemindeydi işte…
Başka birçok konuda da yorumlarını esirgemeyen olgun ve şakacı Başbakan Yardımcısı’nın bütün ifadelerine ehemmiyet atfetmek beyhude bir çaba. Ama translarla ilgili sözlerinin özel bir ilgiyi hak ettiği de su götürmez bir gerçek. AKP’li vekil ve bakanların Meclis kürsüsünden “hasta” ilan ettiği LGBTİ’lere ilişkin belli ki Arınç’ın çok daha başka bir yaklaşımı var. Kendisi, translar özelinde LGBTİ’ler üzerinden muhalefeti taşlamanın dayanılmaz şehvetine kapılmayı tercih ediyor. (Şehvete ilişkin Arınç’ın konuşmasından bir kuple daha: “Şurada bağırıp çağırıyoruz, dışarı çıktığımız zaman ’saygılar efendim’ diyoruz. Bunu bu kürsüde de yapalım yani kabahat şu koltukların renginde midir, yoksa bu kürsünün şehveti midir, nesidir bilmiyorum. Ama kendimizden geçiyoruz kardeşim, tanıyamaz hale geliyoruz.”)
Yasalar gereği Meclis kürsüsünde yurttaşların haklarını savunmak, onlara vekaleten yasama faaliyetinde bulunmakla mükellef milletvekillerinin LGBTİ yurttaşların haklarını savunmamasıdır asil garip olan. Ancak hukuk ve demokrasi denen kavramları iktidar yarışında meze olarak gördüğümüzden olsa gerek, Meclis’te LGBTİ haklarına ilişkin herhangi bir çaba garip, tuhaf ve sıra dışı kaçıyor. CHP ve HDP’li bazı vekillerin LGBTİ haklarına ilişkin çalışmaları, iktidar partisi tarafından karalama amacı olarak kullanılabiliyor. Tanal’ın, temel insan hakları çerçevesindeki soru önergeleri, kanun teklifleri ve basın açıklamaları cesur bulunmak suretiyle marjinalleştiriliyor. Öyle ki Tanal’a “er” kişi payesi alaycı bir vurgulamayla veriliyor. Tariz sanatının incelikli bir örneği ile hakikatin üstü örtülüyor.
Arınç’a birtakım “cesur” sorular…
Eşitlikçi, özgürlükçü toplum düşlerimizi bir tarafta tutarak; halihazırda var olan sistemde bile yapılması elzem bazı uygulamaları biz tekrar hatırlatalım. Hakikate olmasa da bazı küçük noktalara ışık tutmuş oluruz belki…
İlk olarak sormamız gereken soru, Mahmut Tanal’ın neden LGBTİ haklarını savunduğu sorusu değil. Veya ilgilenmemiz gereken mesele Tanal’ın cesareti ya da ne kadar “er” kişi olduğu değil. Doğru soru, neden diğer milletvekillerinin bu ülkenin yurttaşları olan LGB travesti magazin İ’lerin uğradığı ayrımcılığa karşı bir şeyler yapmadığı sorusudur. Soruyu buradan kurduğumuzda, neden Arınç’ın kendi ifadesiyle “er kişi” olarak bu meseleye dair çalışmadığının cevabını almak gerekir. Neden iktidar partisi Anayasa’nın ayrımcılığı düzenleyen maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin eklenmesini engelledi? LGBTİ’ler neden nefret suçu ve söylemine karşı yasal olarak korunmuyor? Hadi yasaları geçelim neden Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu Yasa tasarısına “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadeleri eklenmiyor? Bütün bunların yapılmaması ayrımcılığa ortak olmak demek değil midir? Bir kısım yurttaşlarının ayrımcılığa uğraması travesti siteleri gerçeğini görmeyen, yüz çeviren, bu ayrımcılığa karşı mücadele eden siyasî partileri de taşlamayı tercih eden bir iktidar partisi ayrımcılığı yeniden ve yeniden üretmez mi? Peki ayrımcılığı her daim yeniden üreten bir iktidar partisi bu ülkeyi “yönetmeye” hangi meşru temellerle devam edebilir?
İkinci sorumuz ise belki şu “er” kişi meselesine ilişkin olabilir. Kadın cinayetlerinin önlenemez biçimde yükseldiği ülkemizde erliği ve erkekliği kutsamanın ne anlama geldiğinin farkında mıyız? Cesur erkeklerin tarihi ve bugünü şekillendirdiği şu hayatta kadınlara düşen ölmek midir? Cesaretinizin bedelini kadınlar canlarıyla mı ödemelidir? Peki ya, LGB travesti haberleri İ haklarını savunan birisinin “erliğini” alaycı bir şekilde hatırlatmanın maksadı nedir?
Üçüncü sorumuz ise cesaret meselesine biraz daha odaklanabilir. Toplumsal bir hakikati savunmanın kendisini cesaret olarak nitelemek ne anlama gelir? Madem ki Meclis’te LGB travesti İ haklarını savunmak cesaret, o zaman Meclis’i değiştirmeniz gerekmez mi? LGB travesti İ haklarını savunmayan bir Meclis’in işlevi nedir? Toplumun bir kesimini görmezden gelme ve görenleri de marjinalleştirmenin milletvekili ve Hükümet yetkilisi olmak ile bağdaşan tarafları var mıdır? Yoksa neden bu tutumda ısrar edilmektedir?
Sorular çoğaltılabilir. Ve umarım bir gün herhangi bir gazetecinin bu soruları Arınç’a ve Hükümet yetkililerine doğrudan iletebilmesi mümkün olur. Böylece, LGBTİ yurttaşların uğradığı ayrımcılık ve nefret cinayetlerinin üstünü kahkahalarla örttüğümüz günleri aşabiliriz. Translar da bir komedi ve aşağılama malzemesi olmaktan kurtulur da Meclis’in hakikaten Meclis olduğu; vekillerin ise bu toplumun her bileşenine vekalet ettiği günlere ulaşabiliriz. travesti blog

bulent-ersoy

Travesti , sence de fevkaladenin fevkinde olmaz mı

Travesti , sence de fevkaladenin fevkinde olmaz mı

Bülent Ersoy’un mirasını Türk Eğitim  ve Diyanet Vakfı arasında pay edeceğini duyduğumda, “bu ne sorumsuzluk, o mirasta binlerce trans bireyin de hakkı var” şeklinde garip bir tepki verdiğimi fark ettim. Biraz irdeleyince bu tepkimde hukuken olmasa bile mantıken haklı olduğum sonucuna bile vardım. Nitekim sosyal medyadaki yorumlarda da ağırlıklı olarak trans bireylerin sitemleri vardı. Örneğin şu yorum Bülent’in travesti  bireylere yönelik kayıtsızlığının özeti gibiydi: “Havaalanında karşılaştım. Sevinçle yaklaşıp ’hayranınızım’ diyerek sarılmak istedim. ’Git başımdan, git başımdan’ diyerek azarladı beni.”
Türkiyeli translar Bülent Ersoy sitemlerinde yerden göğe kadar haklı aslında. Şöyle ki hayatta olanlarının neredeyse tamamı Bülent Ersoy’dan esinlenerek, dahası cesaretlenerek, istanbul travestileri  cinsel kimlik dönüşümü kararı almıştır. Bülent Ersoy bu ülkedeki travesti bireylerin ilk ve tek özdeşim kaynağı, yegâne idolüdür. Öyle ki “Bir ben, bir Bülent Ersoy” sözüne sebep olmuştur.
Zeki Müren’in travesti ve trans kadınlar açısından bu derece bir etkisi yoktur örneğin. “Paşalık” taltifiyle daha çok “devlet”in sanatçısıdır o. Cenazesinin devlet töreniyle kaldırılmış olması bunun ispatıdır. Bülent ise halktır. Bir nevi zencidir, ötekidir. Zeki gibi paradigmayla bütünleşemediği gibi, o paradigmayı alabildiğine ihlal etmiştir. O yüzdendir ki darbe rejiminin istenmeyenleri arasına girmiş, yasaklanmıştır. Bazı rejim kalemşörlerinin evliliği üzerinden döktükleri nefret söylemleri de boşuna değildir. Nitekim imdadına yetişip onu kısmen legal hale getiren Özal da aslında bazı açılardan Bülent’e benzemektedir ve aynı kalemşörlerin hışmına uğramıştır. O da halktan gelmiş ama “rejime” ve sahiplerine pek yaranamamıştır. Dedik ya Bülent halktır. Aykırı evlilikleri, söylemleri, şaşası ve hatta türbanıyla… Kimi zaman da “oğlum olsa askere yollamam” türü cesur çıkışlarıyla. Kusursuz Klasik Türk Müziği eğitimine rağmen devletin gözünde arabesktir. Kısacası Seda Sayan’ın İbrahim Tatlıses’in halası, devletin değil, halkın Diva’sıdır. Rejimin sınırlar çizerek kabul ettiği bir kadındır ama asla bir “cumhuriyet kadını” değildir. O da bunun farkında olduğu ve günümüze kadar bu durum süregeldiği için rejimle benzer bir sorunu olduğuna inandığı Recep Tayyip Erdoğan’a destek vermektedir.
“Ben sizin Bülent’inizim” diyen Diva, nedense trans kadınlarla arasına aşılmaz duvarlar örmüştür hep. Peki neden? Ben şahsen bunun bireysel bir tercih ya da bir tür şöhret planlaması olduğu konusunda şüpheliyim. Cinsel eğilimini hiçbir zaman dile getirmeme karşılığında Zeki’yi paşalıkla ödüllendiren rejim, Bülent’e de bir yere kadar müsaade etmiştir diye düşünüyorum. Buradan hareketle jet hızıyla bir gecede geçirilen yasanın arkasında bir tür anlaşma olduğu fikrindeyim. Hatırlarsanız benzer bir şey Tarkan için de yaşandı. Gey olduğu iddiaları gündeme düşünce, önce kabul eder gibi oldu, sonra panikledi, nihayetinde geri adım attı. Sanırım karşısına iki seçenek konuldu: “Ya cinsel eğilimini inkâr ederek starlık basamaklarını çıkarsın ya da bitersin”. Askerlik sorunu önüne konulmuş sorunlardan biri olabilir mesela.
Hemen bu noktada Yargıtay’ın eşcinsel derneğe şartlı vize vermesi geliyor aklıma. Derneklere “Eşcinsellik propagandası yaptığın anda seni kapatırım” şartı koşanların, Bülent’e de “seni çizdiğim sınırlar içinde kadın yaparım, ama senin gibi olanları cesaretlendirmeyeceksin, sahiplenmeyeceksin” demediği ne malum? Bir tarafta onu asla kabul etmeyen Cumhuriyet değerleri, diğer tarafta onu bir tür konsensüsle kabul eden siyasal hükümet, yani yine bir konsensüsle iktidar olabilenler.
O yüzdendir ki, Bülent’in mirasını askere değil de kendisine sınırlı da olsa yaşam hakkı tanıyanlara bağışlaması, anlaşılır Bülentvari bir rövanştır.
Ve fakat, ama, lakin, bu rövanş trans bireyler açısından, hakkaniyetsiz ve sorunludur. Daha da önemlisi eksiktir. Şöyle ki, Bülent kendisinden önce de bazı trans kadınlar olsa da şöhret anlamında tek ve rakipsizdir. “Bülent olmasaydı, Türkiye’de yine de bu kadar trans birey olabilir miydi ?” sorusu hiç de yabana atılacak bir soru değildir. O hemcinslerinden uzak durdukça, hemcinsleri ona ulaşmak, onun gibi olabilmek için çaba göstermiştir. Hatta denilebilir ki bu ülkede dönüşüm geçirmiş binlerce trans kadın değil, binlerce Bülent vardır. Onun sesi her duyulduğunda, ekranlara görüntüsü her düştüğünde, bir köy meydanında, herhangi bir ortamda ismi anıldığında, içlerindeki küçük Bülent’le boğuşan bu ülkenin öteki  Bülentleri adeta travmalara maruz kalmıştır. Kâh içlerindeki o Bülent açığa çıkacak diye yerin dibine girip utana sıkıla kaçacak yer aramış, kâh gizli gizli heyecan ve gurur duymuştur. Yastığa her baş koyduklarında, aynanın karşısına her geçtiklerinde ise içlerindeki o Bülent’e ulaşma hayalleri kurmuşlardır. Bu hayallerin çoğunun seks işçiliğine mahkûm edilip ülkenin otobanlarında, köprü altlarında, köhne kulüplerinde ziyan edildiği, hortumlu işkencelerden geçirildiği, öldürüldüğü herkesin malumudur.
Şu içindeki Bülent aşkı büyükşehirde başarısızlığa uğrayınca köyüne dönüp tavuk besleyerek yaşamaya devam eden  travesti  İhsan Hala da o kadınlardan sadece biri. Köy evinin bütün duvarlarını Bülent’in fotoğrafları ve afişleri ile süslemişti  hani. Ülkemizin Diva’sının tüm alakasızlığına rağmen “Tek hayalim var, o da Bülent’le tanışmak” diyordu köyümüzün travesti halası.
Evet, bu ülkenin iki Bülent’i var: Biri bizim Bülent’imiz; öteki dışlanan, horlanan, öldürülen Bülent. Biri uyduruk yalancı tapınak, öbürü günah keçisi, şeytan taşlama yeri. Ve şimdi o tapınak büyük oranda günah keçilerinin sırtından biriktirdiği mirasını gerçek Tanrı’ya bağışlama niyetindeymiş. Kendisini kısmen kabul edip mabedine alan Tanrı’ya. Bülent böyle yaparak ikinci kez bu ülkenin travestiler i  o Tanrı’ya kurban etmek istiyor anlaşılan. Bu açıdan bakıldığında aslında o da “Paşa”nın yolundan gidiyor.
Oysa kabul etsin etmesin, denilebilir ki bu ülkedeki trans kadınların çoğu aslında Bülent’in evlatları. Bir bakıma da maddî manevî mirasçıları. Hukukî açıdan miras davası açma hakları var mı bilinmez ama Bülent’in o pek değer verdiği ilahî adalet açısından hakları olduğu gün gibi ortada. Bu hakkın altını çizdikten sonra asıl bir başka konuda pek sevgili Bülent’imize seslenmek istiyorum.
Sevgili Bülent’imiz, bilmiyorum basından takip edebildin mi, geçtiğimiz günlerde bir grup öteki Bülent, Travesti  Misafirhanesi’nde kalan hasta ve bakıma muhtaç Bülent’leri için yardım amaçlı bir defile düzenledi. Yardım toplanırken mekânın garsonları bile senin hiç görmek istemediğin o Bülentler için para toplayıp destek verdi. İnan hepimizin gözleri doldu. Keşke siz de bir şekilde dâhil olabilseydiniz o anlamlı geceye. Ama hâlâ geç kalmış sayılmazsınız. Duyduk ki, mirasınızı bizimle pek alakasız kurumlar arasında pay edecekmişsiniz. Hayrını görsünler ama gelin hiç değilse çok küçük bir kısmını zor şartlar altında yaşatılmaya çalışılan Travesti Misafirhanesi için harcayın. Mesela daha yaşanılır bir daire alıp hibe edin. Asıl mirasınızı gönüllü sahiplenmiş insanları siz de az da olsa öbür maddî, mirasınızla sevindirin. Küçük ama aynı zamanda dünyaaa güzeli bir tören düzenler İhsan Hala’yı da çağırırız. Böylece hem o bu dünyadaki tek hayaline kavuşmuş, siz de kurban ettiklerinizle helalleşmiş olursunuz. Ne dersin sevgili Bülent’imiz, sence de fevkaladenin fevkinde olmaz mı? Söyle Bülent, olsun muuu? Olsun muuu? Blog travesti

2222

Travesti , özlemiyorum istemiyorum demek değil

Travesti , özlemiyorum istemiyorum demek değil

Geçenlerde çarkta bir travesti nin Suriyeli bir mülteciyle tartıştığını gördüm. Yanlarına gittikten sonra sorunun tamamen eğitim hatasından geldiğini anladım. Mülteci bir travesti ile seks yapmak istiyor belli… Ama bizim kız delirmiş! “Anne şunu başımdan al, öldüreceğim şu mülteciyi” filan diye bağırıyordu. Kız uzaklaştı. Adam muhtemelen kıza sorduğu soruyu bana da sordu: “Top musunuz?”
Aslında adamın niyetini anladım. “Evet”, dedim. Adam çok sevindi, topları çok sevdiğini anlatmaya çalıştı. Afrika’daki birçok Müslüman ülkede olduğu gibi, Hocaefendi Suriye’de de Türkçe’yi öğrettiğinden olacak bizleri de “top” diye öğrenmiş. Nerden bilsin elin mültecisi, öyle öğretmişler.
Ay çocuğa bir baktım, büyük ikramiye gibi. Parası azmış ama ince bıyığın altında kalın dudaklar, geniş omuzlar, uzun boy, altında da kalite sayılabilecek bir eşofman giyinmiş. Yeme de yanında yat, anlayacağınız. Ayrancı’da oturabilmeyi başarmış filan. Sanırım vatan hainidir…
travesti Bizim cart curt kızlar onu bana bırakmazdı ya Hocaefendi’nin Türkçesi sayesinde bana kaldı istanbul travestileri çocuk. Valla bizim kızlar “top” denmesine çok kızıyor bunu bilin. Orada burada “top” diye konuşmayın. Ama bana diyebilirsiniz. Çok “top” deme ihtiyacınız varsa bana diyin kızlara demeyin. Aman var ya Allah korusun!
Çocuğun davranışlarına, seksine şahit olurken psikolojisini anladım. Davranışları bir travesti gibi. Aklınıza hemen ibnelik gelmesin ayol çocuk digin değildi. Ayrıca çok iyiydi.
Savaş psikolojisi değişik bir şey. İnsan muhtemelen hayata, insanlara, dünyaya, geride bıraktıklarına, ülkesinde yaşadığı yaşama bakıyor sürekli. Bana çok zengin olduğunu ve normal bir erkek olduğunu söyledi. Tabi beni sikenlerin hepsi normaldir. Ben bir sorun bulmam ama hepsi bana normal olduklarını ısrarla anlatırlar. Bu beni sikmeyle yaşanılan bir his sanırsam. Birisi sizi siktikten sonra “Ben normalim” diye anlatıyor mu bilmem ama beni siken her erkeğin seksin hemen sonunda normal olduğunu söylemesi bir ayindir. Ben de teselli ederim. Normalsin aslanım, derim.
O normal nedir, ben de çok merak ediyorum. O normal erkek kalıbını bir görsem, şablonu alacağım ve bana “Normal miyim” diye soranlara hemen göstereceğim. O şablon erkeği bir görsem ben zeki kadınımdır, hemen öğrenirim.
Neyse kızlar, bizim mülteci çocuğa dönersek; o da benim gibi çok yorgun belliydi. Son işim olsun, dedim ve az Türkçeli bir muhabbet başladı. Bana yersizliğini, yurtsuzluğunu, ünvansızlığını anlatmaya başladı. “Eskiden ben” diye başlayan cümlelerinin benim yaşadıklarımla bire bir uyuştuğunu fark ettim. Ben eskiden de iyi bok değildim ya neyse… Travestiler de böyle şeyleri çok anlatır. Bir mülteciyle aynı sorunları yaşadığıma inanamıyordum. Koskoca evrende bir noktayı kaplayabilmek için aynı korkulu hırıltıyı çıkarıyorduk. Sürekli dinamik, hiçbir şeyden korkmadığını söylüyordu bana. Tıpkı benim gibi… Aslında her şeyden çok korktuğunu ben biliyorum. Böyle olmasa daha iyi olurdu diye yetersiz çözümlemelerimizle de aynı uçsuz bucaksız yolculuğa çıkmışız gibi…
Bana hep Batı’dan bahsediyor. Ben de ona kaçmak istediğim bu lanet Ortadoğu çıkmazından. Kaotik bir şekilde sürekli dipten korkuyor. Parası bitince kirasını nasıl ödeyecekti? İş yok, dil yok, pis bir vatan haini, mülteci… Tıpkı benim gibi. Dünya ona da bir garip savaş psikolojisi yaşatmış.
Bak mültecim, sen de diplerde yaşamayı öğrenmelisin. Diplerde de nefes alınabiliyor. Benim yolculuğum doğduğumda başladı. Senin kısa süre sonra bir vatanın olacak. Yine bir dine mensup olacaksın. Bir ailen olacak. Bu durum sende geçici, diye anlattım. Ölmeyenleriniz yine buluşursunuz, tıpkı bizim gibi anlatırsınız sürekli ölülerinizi, kaybettiklerinizi.
Kayıplarıma hep ben karar verdim mesela. Annemi, babamı, dinimi, ülkemi yitirmedi ben istedim. Ama her yitirdiğim şeyin diyeti bende saklı kaldı. Verdiğim her cenaze beni tekrar tekrar ben yaptı. Bu, dizlerimin bedenimi hissetmesi gibi bende net. İçimdeki savaş hiç bitmeyecek, hep haykıracak.
Dışarıda bir savaş vardı. Ve ben hemen yanı başımdaki mültecinin çıkamayan dilini anlamıştım. Tıpkı bir transın varoluşunda yaşadığı yalnızlık gibiydi. Annesizliğin, babasızlığın aynısıydı.
Mülteciyle aynı haritaya yolculuk yaparsak kurtulurduk. Dilimiz buralarda yaşamaz. İkimizin de kaçmak istediği yerler aynı. Ama benim dizlerimin gerçekliğini de düşününce bu yolculuğu bitiremeyeceğim gerçeği tokat gibi vurdu yüzüme. İkimiz de ucuza yaşayabileceğimiz evler arıyoruz. Bu nasıl kader? Varoluşumun zorunlu mülteciliğe dönüşmesini anlamış değilim.
O dinini değiştirmemiş. Halen Müslüman ama benim de bazen çok tanrıya ihtiyacım oluyor. Tıpkı onun gibi ben de kızımla sorunlarımızı tanrı sayesinde çözdüğümü fark ettim. Şikayet edebileceğin hiçbir yer kalmayınca bunları kime şikayet edeceksin? Beni öldüren, yok etmeye çalışan sokak çetelerini, polisi, devleti hepsini Allah’a havale etmekten başka şansım yok. Tek silahım biber gazım. Mültecide de bıçak var. Gerçi biber gazını sıkınca ben mağdurdan daha çok etkileniyorum ama ben politik bir biber gazı geleneğinden geliyorum ve onu yaşatıyorum. Benim fikirlerime de hep biber gazı sıkılır. O yüzden yanımda hep iki tane gaz gezdiririm. Biri biber gazım diğeri astım gazım. Yaşam gereçlerim küçücük şişelere sıkıştırılmış gazlar.
“Koduğumun ibnesi bir yarak yedi, çıkardığı sonuçlara bak. Ye yarağı, bak tadına sana ne” diyeceksiniz ama ne yapalım ben de böyleyim. Yediğimi içtiğimi anlatmasan ne anlatacağım?
45 yaşındayken birinden tokat yemek çok ağrına gidiyor insanın. Bu hissi ben biliyorum. 45 yaşındayım ve halen herkesten, götü boklu ergeninden tut da polisine, devletine, Müslüman’ına, faşistine, solcusuna herkes bana tokat atar ve tokatını hukuğu önünde legalleştirir. Tokatı yersin ve haksız duruma düşersin. Bu duyguyla yaşamak yordu. Artık zalimliğe dur diyecek kimse kalmadığı için kızım Gülşen’le ben bir Allah yapmak zorundaydık kendimize. Ama işte ne travesti haberleri yapacaksın Allah’la ilgili tek yol ise dinler. Birkaç din var ve o dinlerden birine mensup olabilsen rahatlayacaksın. Ama o dinlerdeki yollara göre de lanetlisin. Yolların tapusu çoktan birilerine ayrılmışken, sana ayrılan tapu sadece cehenneme aitken ne yapacaksın? Ne garip dünya… Yolda durmamın karşılığı bile vergi, Tanrı’nın yolu da bana kapalı.
Hiçbiriniz benim bir Tanrı’ya, anneye, babaya, sevgiliye, kocaya, çocuğa ihtiyacımı bilemezsiniz. Çok yorgunum ben. Bu söylediklerimi tekrar tekrar kurmak zorunda kaldım. Satın alınmadan olan bir anne nasıl bir annedir, bilmiyorum. Bilmiyorum demek, özlemiyorum, istemiyorum demek değil.
Erkek olarak bir rahmetli babamı satın alamadım. Gerisini çok ucuza kapattım. Bir tane parasına üç tane satın aldım. Hiçbirinden de memnun olmadım. Bütün pislik, bok, püsür, cinayet, iktidar her şeyin erkeklikten çıktığın bildiğim için erkeklerin kolay satın alınabilir varlıklar olduğunu da bilirim. Paran yoksa göte bile tavdırlar. Kolay bulunurlar ama bir kez alındı mı başa da beladırlar. Şayet bir erkeği illa almak zorundaysanız kıçına parmak sokun ki biraz yumuşasınlar. O zaman biraz tahammül edilebilir hale geliyorlar. Yumuşuyorlar. Ne komik cins ki kıçından yumuşatılabiliyor. Evrendeki, uzaydaki yerimi satın alıyorum. Satın alamadığım ise kalbimin derinlerinde duran, bana en büyük yarayı veren, kendimi anlatmama izin vermeyerek ölen, beni öldürerek giden babamdır.travesti blog

2535

Travesti , ölmesi eşcinsel olmasından daha iyi

Travesti , ölmesi eşcinsel olmasından daha iyi

Artık anlıyorum ki hakkında şikâyet edebileceğiniz şeylerinizin olması bir lüks. Reddedecek ya da başkasına verecek bir şeylerin olması bir hediye aslında. Aylarca işsiz kalan biri ile sohbet ederseniz göreceksiniz ki bir önceki işindeki ucuz diş sağlığı sigortasından şikâyet etmeyecektir.
Gay, travesti çocukların anne-babaları cömertçe kutsanmış kişiler. Gay olan çocuklarını sevmeye ya da sevmemeye karar verme lüksleri var çünkü hala gay bir çocukları var. Ama bizim gibi gay çocuklarını AIDS, bağımlılık ya da intihar gibi sebepler ile kaybetmiş kişilerin artık böyle bir lüksü yok.”
ABD’li Linda Robertson, dinine çok bağlı ve bütün hayatını İncil’in öğretilerine göre ( ya da İncil’in öğretilerini kişisel olarak yorumladığı şekle göre diyelim) yaşayan bir anne. 2001 yılı Kasım ayında 12 yaşındaki oğlu Ryan, internet üzerinden yaptıkları bir yazışma esnasında annesine eşcinsel olduğunu söylüyor. “Kafam çok karışık” diyor Ryan, annesi de “Bana dürüst davrandığın için teşekkür ederim” diyor.
Fakat geçen günler ile birlikte Ryan’ın çok dindar olan anne ve babasını ciddi bir telaş sarıyor. Oğulları için duydukları sevgi bu sefer gene oğulları adına korkunç bir korku ve telaşa dönüşüyor. Eğer hayatını gay olarak yaşamaya devam ederse oğullarının sonsuz lanetten ve cehennem ateşlerinden kaçamayacağından o kadar eminler ki onu bu kaderden kurtarmak için harekete geçmeye karar veriyorlar: “Seni çok seviyoruz ve bu durum çok zor. Tanrı’nın bu konuda neler söylediğini biliyorsun ve bazı zor kararlar vermek zorundasın. istanbul travestileri Başkaları da senin geçtiğin bu zor yollardan geçti. Onların hikâyelerini anlatan travesti  kitaplar getireceğiz sana. Daha çok gençsin. Cinsel kimliğin değişecek. Lütfen kimseye gay olduğunu söyleme. Eğer İsa’nın yolundan gitmek istiyorsan kutsallık tek seçeneğin ve bu cinsel kimliğini kabullenmek seçeneklerin arasında değil.”
Hayatında sürekli kutsal ve ruhani değerlere yer vermek isteyen Ryan sonraki 6 yılı Tanrı’ya kızlardan hoşlanmasını sağlaması için dua ederek, İncil’den ayetler ezberleyerek, terapi görerek ve her hafta kiliseye giderek geçiriyor. Anne Linda Robertson, yıllar sonra ölmüş oğlunun arkasından yazacağı mektupta bu dönemi aynen şu şekilde aktarıyor: “Oğlumuza Tanrı’yı ve onun öğretilerini kendi görüşlerine göre yorumlama şansını hiç vermedik çünkü yapacağı seçimin yanlış olacağından korkuyorduk. Onu, Tanrı ve cinsel kimliği arasında bir seçim yapmaya zorladık ve hiç bitmeyecek bir yalnızlığa mahkûm ettik.”
18 yaşına geldiğinde artık intihar eğilimli ve depresif olan Ryan, Tanrı’nın kendisini asla sevmeyeceğine karar vererek uyuşturucu kullanmaya başlıyor ve evden ayrılarak 18 ay boyunca ortalıktan kayboluyor. Bu esnada ailesi ise artık oğullarının kızlardan hoşlanması için değil kendilerine sağ salim dönmesi için dua etmeye başlıyorlar. Ryan ailesinden af dileyerek eve döndükten sonra ailesi oğullarını sevmek için bazı şartlar aramayı bırakıyor ve onu “Sadece nefes aldığı için” sevmeyi öğreniyorlar. Ryan, ailesi ile ilişkisini sıfırdan tekrar kurmaya çalışırken aynı zamanda alkol ve uyuşturucu bağımlılığı için de tedaviye başlıyor.
Fakat yeni bir hayatın başındaki Ryan, depresyon ve bağımlılık tedavisi sürecindeki birçok bağımlının yaptığı hatayı tekrarlıyor: 10 ay boyunca temiz kaldıktan sonra kullandığı tek bir şırınga eroin, genç adamın hayatına mal oluyor.
2009 yılı Temmuz ayında ölen Ryan’ın annesi Linda ve babası Rob, şimdi dünyayı dolaşarak travesti haberleri çeşitli konferanslarda bu öyküyü anlatıyorlar. Overlake Hristiyan Kilisesi bünyesinde HIV/AIDS Sosyal Hizmetler Grubu kuran ikili, özellikle başka gay çocukların anne-babaları ile destek grupları kurarak onlara çocuklarını şartsız ve korkusuz bir şekilde sevmelerini öğütlüyor. Ryan’ın hatırası adına ailesinin açtığı Just Because He Breathes (Sadece Nefes Alıyor Diye) isimli web sitesi ise din, ebeveynlik ve kimlikler adına cidden okumaya değecek tartışmalar ile dolu. Sitenin açılış sayfasında bulunan ve bu yazıdaki bütün alıntıların kaynağı olan mektubun ise en çarpıcı cümleleri belki de şunlar:
“Keşke birileri o zaman bilmediğim bir şeyi bana söyleseydi: Canlı, nefes alan ve bana sürekli meydan okuyarak beni rahatsız eden, isteklerinin yarattığı korku ve endişe yüzünden geceleri uykumu kaçıran bir çocuğunuzun olmasının, ölü bir gay çocuğunuzun olmasından kat ve kat, hesaplanamaz derecede daha iyi olduğunu.” travesti blog

0

Travesti , ulaşılmazına bu adı bulmak hoşuna gitmişti

Travesti , ulaşılmazına bu adı bulmak hoşuna gitmişti

Ne üstün zekâ, ne hayal gücü ne de her ikisi beraber, bir dahi yapmaya yeter. Sevgi, sevgi, sevgi… İşte bu dehanın ta kendisidir.
Çakan şimşeğin gürültüsüyle uyandığında ter içindeydi. Sırılsıklam olmuştu yastığı. Pencerede rüzgârın ıslığı, yağmurun tıkırtısına karışıyordu. Yine aynı düş, yine aynı travesti umarsızlık… Dikkatini biraz dağıtmak umuduyla kalkıp balkona çıktı. Esintiden yalpalayan damlalar hınçla çarpıyordu suratına. Saçlarının ıslanıp dağılmasına aldırmaz görünüyordu. Gecelerine yumuşacık dokunan su perisi, yine uykusunda yalnız bırakmamıştı onu.
Su perisi… Ulaşılmazına bu adı bulmak hoşuna gitmişti. Gülümsemeye çalıştı, olmadı. Hiç değişmeden başlayıp hep aynı yerinde bölünen rüyasının etkisindeydi hâlâ. Yıllardır alışamamıştı buna, her seferinde sanki ilk kez görmüş gibi sarsılır, hayra yorsun diye düşünü suya anlatmayı bile geçirirdi aklından. Bu kez farklıydı. Hayattaki tek hasreti, kurduğu cümlelerde gerçeğe daha yakın, güzelliğiyle daha kıyıcıydı sanki.
“Çocukken çok haylazdın Selva. Her seferinde anneni yatıştırmak da bana düşerdi tabii. Ama büyüdükçe duruldun, annen de ben de seni tanıyamıyorduk. Yüzüne tuhaf bir hüzün gelip yerleşti. En ufak şeye kızıp ağlar oldun. travesti Odana kapanıp panjurları indirdin mi kimse istanbul travestileri yaklaşamazdı yanına. Müziği sonuna kadar açıp saatlerce yerinden kımıldamazdın, hatırlıyorsun değil mi? Üniversiteyi bitirdin, ama o ilk genç kız çağlarının yabanıllığını hiç atlatamadın. Neden peki? Şimdi derdin neyse söyle diyeceğim, yine tersleyeceksin beni, susuyorum o yüzden.”
“Derdim ne mi? Derdim benim gibi olanların içinde dahi kabul görememek. Derdim sevmek, sevip susmak. Utanıyorum, anlıyor musun? Hayır, anlamıyorsun, anlamayacaksın da. Kendimden kaçabileceğim bir yer olsa keşke, diyorum bazen. Anla, anla artık… Anla ne olur…”
En kıymetli varlığının, karşısında şaşkın, donuk gözlerle bakması daha da çileden çıkarıyordu Selva’yı. Çırpınıyor, ama işitilmiyordu. Her cümlede bir perde daha yükselen sesi hırıltıya dönüyordu sonunda. Tüm umutsuzluğuna rağmen beklemekten vazgeçemediğini anlatabilecek bir kelime yok muydu?
Gölgesine dokunmanın bile mucize olduğu bir periyi öpmek, okşamak… O küçücük ellerin sıcaklığını duyumsayıp, dudaklarının taç yaprakları gibi dokunuşuyla büyülenmek… Gözlerindeki donukluğun yerini sevecenliğin aldığını görünce daha sıkı sarılmak, daha bir bütün olmak… Gerçeğin sancısını kısacık bir an için uyutabilmek… Ne kötü şeydi şu “mümkün kılmak” sözü.
Rüyası gökgürültüsüyle en tatlı yerinde bölündüğü zaman, yastığındaki ıslaklığın gözyaşı mı, ter mi olduğunu anlayamamıştı. Balkon demirlerine yaslanmış, geceyi dinliyordu. Parmakları soğuktan kasılıp uyuşmuştu. Yalnız bedenini değil, ruhunu da kırbaçlıyordu yağmur.
Safralarından kurtulmanın tek yolu, kendi kendine konuşmaktı. Sustuklarını kelimelere dökmeden zehri akmıyordu. Ne zaman kederin pusu altında ezileceğini sansa, asla açıkça söyleyemeyeceklerini perisine mırıldanıyordu içinden. Yürüyüşe çıkmak, yazmak, kitap  travesti haberleri okumak… Hiçbiri bu sessiz itiraf anları kadar iyi gelmiyordu.
“Yetmedi mi yıllardır aldığım her nefese sızman? Öyle bir an geliyor ki, nefret ediyorum senden. Bunca zamandır hırçın sıkılganlığımın farkındasın. Varlığının da, yokluğunun da en büyük sitemim olduğunu görmezden gelmeye çabaladıkça acıyorsun bana.” Gerçi kime kızıyorum ki? Her kıpırdanışını ezber edip savrulan, hem de tek bir ümit kırıntısına bile tutunamadan savrulan ben değil miyim? Soran bakışlarını yakalıyorum bazen. Biliyorsun, ikimizi bambaşka evrenlere ait kılan o keskin çizgileri asla aşmaya yeltenemeyeceğimi bal gibi biliyorsun. Kurşuni bir ağırlık çöküyor aramıza. Başımın üstünde salınan bulutlar bile omuzlarıma biniyor apansız.
İçimi döker, anlaşılırım sandım.  Hata ettim! Kimseye söz etmemeliydim senden. Sevmek için belli kriterlere takılıp kalmak zorunda mıyım ki? Kim, ne zaman koymuş, nereye yazmış bu travestiler kuralı? Gerçek aşkı hissettiren tek varlık benden yıllar önce dünyaya gözlerini açmışsa suçum ne?
Her hücreme ilmek ilmek işlediğim kadını özgürce sözcüklere dökebileceğim insanların arasına karışmak istiyordum. Üye olduğum sohbet sitelerinde, heteroseksist algıdan daha tutucu bir anlayışla karşılaştım. Arayışım neydi? Feminen miydim, maskülen mi? Hâlâ kız mıydım? Kolileşmeye açık mıydım peki?
Tam anlamıyla hüsran. Belki bir dert ortağı bulurum umuduyla tanıştığım insanlarca da kabul görmemiştim. Homofobinin dayattığı kalıplara direnenler, kendimden büyük bir kadına âşık olmamı ölçülerine aykırı buldukları için normal karşılamıyorlardı. Dış dünyada maruz kaldıkları önyargıdan şikâyet ediyor, sonra da benim kemikleşmiş tutkuma sapıklık damgası basıveriyorlardı. Kendileri ahlâklı, ben sorunlu eşcinseldim öyle mi?
“Ay şaka yapıyosun! Hangi boyutta yaşıyosun sen kızım? Biz de eşcinseliz ama gidip annemizin en yakın arkadaşına falan âşık olmuyoruz yani. Biraz silkelenip açılmaya bak; azıcık şöyle kafelere takıl, barlara ak da iki akran görsün gözün.”
Hayır! Saçlarını okşadığımı ya da soluk alıp verişini dinleyerek uyuduğumu hayal ederken, travesti onların tabuları umurumda oluyor mu sanıyorsun? Çitlerin dışına atlayıp evden uzaklaştığı için dayak yiyen çocuklardan farkım yok, biliyorum.
Ortaokulda, beslediğim sevginin ölçüsüzlüğünü sezer gibi olmuştu annem. Bana yapacaklarından değil de, yüzünü bir daha görememe ihtimalinden korkmuştum en çok.  Fazla dikkat çekmemek için daha ters davranmaya başlamıştım. Yanıma yaklaştığında kokun başımı döndürürdü, bir şey belli etmeyeyim diye çatardım kaşlarımı. Sorunumun ne olduğunu öğrenmeye çalıştığında yalnız kalmak istediğimi söyleyip kendi köşeme çekilirdim. Oysa seni soluyor, seni yaşıyordum tüm benliğimde.
Bazen rüyalarıma sızma artık diye günlerce, belki haftalarca uykusuz kalmak geliyor içimden. Herkese, her şeye kızıyorum. Utanıyorum. Öyle yorgun düşüyorum ki sevmekten, tamam artık, bitti, vazgeçtim, diyorum. Düşünmemek için var gücümle sarılıyorum günlük hayatın koşuşturmasına. Yeni insanlarla yeni ilişkilere başlamak geliyor içimden. Başarabilirim sanıyorum. Hem öfkemle, hem özlemimle çelişiyorum. Korkuyorum, çok korkuyorum. Buz kalıbına dönmüş bir kalbi taşımanın yorgunluğunu duyuyorum bedenimde. Ama sen, yine bir yerlerde ufacık bir tohum olarak kalıyorsun, düştüğün yerde unutulduğunu sanarken serpilip boy veriyorsun. Bıraktığımdan daha âşık buluyorum kendimi. Adını sayıklamadığım hiçbir geceyi yaşanmış saymıyorum. Yanıbaşımda filizlenmiş bir masala tutkunum yıllardır. Gün geçtikçe sürgün veriyor; elimi uzattığım anda yitip gidiyor. Boşluk, hep boşluk. Hem bu kadar yakın olmak, hem böylesine uzağında kalmak ürkütüyor beni. Yanıbaşında yaşlanamayacağımı düşündükçe, en derinlerime itip bastırdığım karayel, zincirlerinden boşanıveriyor sanki. Üşüyorum. Ne zaman bir başkasına ilgi duymaya çalışsam suçluluğum oluyorsun. Girdiğim her tünelin sonu hep aynı silüete varıyor. Labirentin bitimindeki ışıktan önce görüyorum resmini
Zaman, aşk dışında her şeyi süpürüyor, eksilttiklerinin yerine yenilerini koyuyor. Yüzüme bakanlar, kuytularımdaki yıkımı göremiyorlar. Nefretim de, öfkem de elini bir kez olsun travesti siteleri tutamayışımdan değil, o elleri bir adamın ısıttığını bilmenin dayanılmazlığından.
Gün oluyor, kendimi utançla hırpalamaktan vazgeçiyorum. İnsanlar ölçülere göre severken, ben tüm o gereksiz sınırlardan kurtulma cesaretini gösterdim, diyorum. Sevmek için onaylanmaya ihtiyacım mı var ki? Onlar kabul etse de, alaya alsa da, hiçbir şey benim kaybolmuş yanımın bir su perisinde olduğu gerçeğini değiştirmez. Sen bile alamazsın içimdeki yankını artık.”
Odaya döndüğünde titriyordu. Başını yorganın altına sokup dizlerini karnına çekti. Evde yalnız olduğu halde gürültü yapmaktan korkar gibi, kesik kesik hıçkırıyordu. Çocukluğundan beri ya duyarlarsa, korkusunu üzerinden atamamıştı bir türlü. Rüyasını kaldığı yerden sürdürmesine bari bu kez izin versin diye Tanrı’ya yakarırken, dudaklarından dökülen cümle hiç değişmiyordu:
“Benim suçum değil! Benim suçum değil! Benim… suçum… benim… benim…”  blog travesti

1417884875993

Travesti , Toplumsal dönüşümün ortasında yer aldı

Travesti , Toplumsal dönüşümün ortasında yer aldı

Bütün hayatını bir ‘performans’ olarak tasarladı. Başarısı hayatı bir travesti sahne olarak görmesindeydi. Tüm Türkiye’yi okuyup çözümleyecebileceğimiz bir maden Zeki Müren
Akşamüstüydü ama hâlâ sıcaktı. Taksiye binip, Bodrum’da bir yere gideceğim ama o da yok. Durakta, ağacın altındaki banka oturdum. Telaşlı birkaç ayak sesi duyunca başımı kaldırdım. Devasa ölçülere ulaşmış bir beden, yanındakilere dayanarak ilerliyor. Koskoca Zeki Müren, yokuştan inerek yaklaşıyor. Ayağa kalktım, banka davet ettim. Herkesin tahmin edeceği inceliklerle, nefes nefese bir halde teşekkür etti. O ses, o diksiyon, heyecanıma rağmen beni gülümseten nezaket.
“Efendim” dedim, “sizi zaten tanıyoruz, fakat evde de bir anınız anlatılıp durur. 1966 yılı, annem ve babam, sizi bir tiyatroda, Yıldırım Önal’ın Satıcının Ölümü’nde görmüşler. Hepiniz izleyiciymişsiniz.istanbul travestileri  Aranızda konuşmalar geçmiş. Annem sizin boynunuzdaki bir kolyeyi beğenmiş. Annenizin olduğunu travesti  söylemişsiniz…”
“Ah” dedi, “Hatırlamaz mıyım, Ankara’da, Küçük Tiyatro’da. Arkamda oturuyorlardı. Oyun geç başladı. O vakit konuştuk. Babanız şöyle çok yapılı, çok yakışıklı. Anneniz minyon. Babanız bir de tekerleme söyledi. Ama ben de altta kalmadım. İki gün sonra bir başka oyunda karşılaştık. Eski Ankara…”
O HAFIZA, O ZEKA
Bodrum’un uğultusu dindi, benim başımda bir uğultu başladı. Sene 80’lerin sonu. Zeki Müren, bir oyunda karşılaştığı annemi ve babamı anımsıyor. Olayı anlatıyor. Bir kaç kelime daha konuşuyoruz, bir büyük araba geliyor, onu alıyor, gidiyorlar…
O hafıza, o zeka olmasaydı, şimdi Beyoğlu Yapı Kredi’de devam eden Zeki Müren sergisinde bir kere daha görülen başarı olamazdı. Çünkü, Zeki Müren 50’lerde ortaya çıktı ve o tarihlerde yaptıklarını yapmak kimsenin harcı değildi. Arkasında bir sahne geleneği vardı. Ama her şeyimiz gibi o da karmakarışık bir haldeydi. Münir Nurettin Selçuk, sahneyi, ‘Batılı’ ve akademik bir şekle sokmaya çalışıyor, onu ‘konser’le bütünleştiriyordu. Müzeyyen Senar ve diğer ‘radyoevi’ sanatçıları ise sahneyi değişen toplumun belli bir kesimi için bir eğlence mekanına dönüştürmeye çalışıyorlardı. Bunu başarmışlardı da.
Fakat o sahne her şeye rağmen yavandı. Zeki Müren işe oradan başladı ve bu zorlu meseleyi çözdü. Birincisi, sahneyi kurumsallaştırdı. Onu, popüler bir mekanla akademik bir mekan arasında bir yere oturttu. Sahneye girerken servis duruyordu, o ağır parçalar okuyordu. Herkesi büyüleyip, tam bir huşu içinde kendisine bağladıktan sonra, bir eğlence, hatta Dionisyak bir vecd ortamına çeviriyordu gazinoyu. Fakat daha önemlisi, sahne, Zeki Müren için kendi aykırılığını, ayrıksılığını yaşadığı ve bunu neredeyse lokma lokma topluma yedirdiği, benimsettiği bir alandı.
Başlangıçta, ilk yıllarda daha kontrollü olmasına karşın, Zeki Müren ömrünün geri kalan kısmını bir travesti olarak yaşadı. Olağanlar bir yana üstün zekalardan bile daha üstün olan zekası ve akıl almaz mertebedeki yeteneğiyle toplumu bu çizgide manipüle etmeyi başarmıştı. Her zaman mürai olan toplum da, ayrıca incelenmeye muhtaç nedenlerle bu oyuna katılmıştı.
Zeki Müren’in çift cinsliliğine mukabil toplum da çift kişilikli, çift ahlaklıydı. Onun ne olduğunu biliyor, o da ne olduğunu, ne yaptığını biliyor ama iki taraf da birbirini belli bir ahlak ve kabul çizgisinde benimsiyordu. Zeki Müren’in bir noktadan sonra hızla kiçe kayan, kiçleşen estetiğinin altında bu ‘eklektik’ yapı vardı, yani ‘toplama’, içinde her şeyden bir parça bulunan garip kaotik bir yapı.
Halk ona ‘Paşa’ diyordu, o da onlara, Amerikanca tabiriyle söylersek ‘ego masajı’ yapıyordu. Neticede, kadın olduğunda erkek kabul ediliyor, erkek olduğunda kadın diye görülüyordu. Daha ne olsun?
GENELGEÇER AHLAKA UYDU
İlginç olan şu: Zeki Müren, bütün o farklılığına rağmen, genelgeçer ahlak anlayışından, toplum ortalamasının kabul ettiği değerlerden hiç taviz vermedi. Aksine bütün maksadını o çizgide yürümek olarak tespit etmişti. Dinle olan ilişkisi, kestirdiği kurbanlar (hatta Meksika’da bile travesti siteleri kurban kestirmiş veya bir Meksikalı kılığına girmiş kurban kestirirken), okuduğu dualar bir yandan, askerle olan ilişkisi, servetini Silahlı Kuvvetler Vakfına bırakması bir başka yandan bu maksadı matuftu. Bununla, milliyetçi-mukaddesatçı bir ortalamayla kendisini özdeşleştirmek, o yoldan da halkla bütünleşmek istemişti. Ramazan’da sahneye çıkmaması, kandillerde program yapmaması hep aynı cümledendi. Sonuç olarak ortaya biraz tabasbusa dayalı, hayli ağdalı, abartmalı, neredeyse tamamen gerçek dışı bir profil çıktı. Etek giyip onu gladyatörlük ve Sezarlık diye sunan, gösterdiği saygının narsisistik bir mesafe oluşturma çabasına dayalı yapaylığını bilen, en önemlisi kadınsılığını sadece bir sahne hali diye kabul etmiş görünen halkın mı Zeki Müren’le, yoksa Zeki Müren’in mi halkla oynadığı üstünde ayrıca düşünmek gerekir.
Bütün bunlarla birlikte baktığım zaman Zeki Müren’i Türkiye tarihinin gerçek manada bir modernleşme durağı olarak görmek mi gerekir? Bilmiyorum. Her şeyi kendisine göre travesti haberleri modernleştirdi. Bunda kuşku yok. Toplumsal dönüşümün ortasında yer aldı. 1950’ler sahne, radyo ve sinemanın keşfiydi. 1970’lerde arabeske kaydı. 1980’lerde büsbütün farklılaşan bir topluma daha fazla ayak uydurmayarak ama toplumu yanında tutmayı başararak ve kendi mitolojisini kurarak kenara çekildi. Zeki Müren’in, inzivaya çekildiği yerden de bir efsane olmayı sürdürmesi sahnede aynı rolü oynamasından daha zordu. Asıl zekası bunu başarmasındadır.
Zeki Müren büyük bir yetenekti. Sesi, tekniği, diksiyonu ve her şeyi eşsizdi. Ama aynı Zeki Müren, baştan beri anlattığım şu ‘halk dalkavukluğu’ ve ‘popüler sanatçı’ olmak hevesiyle Türk müziğine yeteri kadar hizmet etmedi. Oturup klasiklerden mesela bir 30 parçayı plağa okumadı. Gündelik olanla yetindi. Zeki Müren bütün bir hayatını bir ‘performans’ olarak tasarladı. Konuşma tarzından kılığına, cinsel kimliğinden sahne etkinliğine kadar her şeyiyle bir performanstı. Girin Youtube’a kendisiyle yapılmış röportajları izleyin. Komikliğe varacak ölçüde bir tiyatronun o derecede ciddiyet içinde cereyan edişine insan ne ad vereceğini bilemiyor.
Zeki Müren’in başarısı hayatı bir sahne olarak görmesindeydi. Bütün Türkiye’yi okuyup çözümleyeceğimiz bir maden Zeki Müren.
Kısacası, Zeki Müren eşittir Türkiye! blog travesti

pinarselek12

Travesti On altı yıldır mahkeme kapılarındayız

Travesti On altı yıldır mahkeme kapılarındayız

Mısır Çarşısı davasının bugün görülen duruşmasında Savcı Pınar Selek hakkında ağırlaştırılmış travesti müebbet hapis cezası istemini yineledi. Yazar Karin Karakaşlı duruşmaya, “Sürecin kendisi psikolojik işkenceye dönüşmüş durumda” ifadeleriyle tepki gösterdi.
Sosyolog Pınar Selek’in yeniden yargılandığı Mısır Çarşısı davası bugün İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Cumhuriyet Savcısı mütalaasında Selek’in ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasını istedi.
Selek’in avukatları ise, bütün delilleri tartışmak üzere Mahkeme’den ek süre talep etti. Dava 19 Aralık’a ertelendi.
Pınar Selek’e adalet için bir araya gelen Hâlâ Tanığız Platformu’ndan gazeteci, yazar Karin travesti siteleri Karakaşlı; duruşmayı değerlendirdi.
“Savcı mütalaasını gerekçesiz açıkladı”
Savcının mütalaasını delilleri ve süreci yeniden inceleyerek gerekçeli bir şekilde açıklaması gerektiğini hatırlatan Karakaşlı, “Savcı gerekçesiz olarak mütalaayı tekrarladı. Bütün bu dava konusu olan her şeyin delili ile beraber gözden geçirilerek bu mütalaanın verilmesi gerekiyordu. Pınar hakkındaki bütün iddialar savunma makamı tarafından zaten çürütülmüş ve üç kez beraatle sonuçlanmıştı” dedi.
Karakaşlı avukatların 19 Aralık’taki duruşmada ortada yeni hiçbir ek inceleme olmadığı için travestiler beraatle sonuçlanmış savunmayı tekrarlayacağını söyledi.
“Geciktirilmiş adalet bizatihi cezadır!”
Yurtdışından kalabalık bir heyetin de takip ettiği duruşmanın ve dava sürecinin “psikolojik işkenceye” dönüştüğünü de vurgulayan Karakaşlı şunları kaydetti:
“Sürecin kendisi psikolojik işkenceye dönüşmüş durumda. Beraat denilen şey bir kez olur ancak biz bu davanın bu kadar uzamasını anlamakta zorlanıyoruz. On altı yıl yokmuşçasına yeniden dava görülecek. Geciktirilmiş olan adaletin bizatihi kendisi bir cezadır. Bir an önce nihai beraati bekliyoruz.”
Ne olmuştu?
Pınar Selek’in yargılandığı Mısır Çarşısı davasında Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin müebbet hapis kararını bozmasının ardından yargı süreci yeniden başlamıştı. İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi ise 3 Ekim’de görülen son duruşmada Yargıtay bozma kararına uyarak Pınar Selek hakkında verilmiş olan mahkumiyet kararını ve yakalama kararını ortadan kaldırmıştı.
Hâlâ Tanığız Platformu da travesti  duruşma öncesinde Çağlayan Adliyesi önünde basın açıklaması istanbul travestileri yapmış ve “On altı yılın hesabını tutuyoruz. Nihai beraate kadar buradayız. Nihai beraate kadar bu davanın takipçisiyiz” demişti.
Hâlâ Tanığız Platformu, Sosyolog Pınar Selek’in on altı yıldır yargılandığı Mısır Çarşısı davasının İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşması öncesinde Çağlayan Adliyesi önünde basın açıklaması yaptı.
Pınar Selek’in yargılandığı Mısır Çarşısı davasında Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin müebbet hapis kararını bozmasının ardından yargı süreci yeniden başladı.
Savcılık mütalaa ve taleplerini açıklayacak
İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi 3 Ekim’de görülen son duruşmada Yargıtay bozma kararına uyarak Pınar Selek hakkında verilmiş olan mahkumiyet kararını ve yakalama kararını ortadan kaldırdı. Bugün de Savcılık makamının davaya ilişkin mütalaası ve taleplerini açıklaması bekleniyor.
Duruşma öncesinde Çağlayan Adliyesi önünde toplanan Hâlâ Tanığız Platformu üyeleri ise, “On altı yılın hesabını tutuyoruz” dedi.
“On altı yıldır mahkeme kapılarındayız. On altı yıldır diye başlayan cümleleri dahi eskitecek kadar uzun zamandır garip bir döngünün içindeyiz. On altı yıldır süren, on altı yıldır süründürülen Pınar Selek davasında bugün yeni bir duraktayız” diyen Platform,  on altı yıldır dayatılana inat travesti haberleri bambaşka bir tarih oluşturduklarını hatırlattı.
“Elden alınmaya çalışılan hayata anlam üretmek”
Platform, yaşamak ve yaratmak üzere Pınar Selek’i görmek, başka başka meydanlarda el ele farklı meseleler için onunla birlikte yürümek istediklerini de vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Pınar, insan sabrı ve kudretini sınayan bu insafsızlığa, bu hakkaniyetsizliğe çalışarak, üreterek ve doya doya yaşamaya devam ederek dayanıyor. Bugün doktorasını verdiği Strasburg Üniversitesi başta olmak üzere, dünyanın farklı köşelerinden öğretim üyesi, gazeteci, siyasetçi, yazar, avukat, aktivist dostlarımız bir kez daha yanımızda. Bizleri ortak davamız ve Pınar’ın ördüğü güzelim ağlar buluşturdu.
“Aslında burada yaptığımız şey, birbirimize verdiğimiz ortak mücadele sözünü bir kez daha var gücümüzle yinelemek. Birbirimizin varlığından güç alarak elden alınmaya çalışılan hayata anlam üretmek.”
Nihai beraate kadar buradayız!
Platform son olarak, “28 Şubat karanlığının ürünü bu davanın adaletle nihayetlendirilmesi, yüzleşme ve demokrasi mücadelesi adına da sınav niteliğinde. On altı yıldır söylediğimiz üzere, mücadelemiz sadece tek bir insan için değil adalet ve özgürlük hakkımız için. Bu ülkeye inanabilmek, onu memleket sayabilmek için. Nihai beraate kadar buradayız. Nihai beraate kadar bu davanın takipçisiyiz” dedi. blog travesti

milligazetemanset (1)

Travesti , bir darbde Diyanetten geldi

Travesti , bir darbde Diyanetten geldi

CHP’li Aykan Erdemir, Millî Gazete’de yer alan Diyanet’in  travesti  ve “Eşcinsellik sapıklıktır” şeklinde fetva verdiği iddiasını Başbakan’a sordu.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Bursa Milletvekili Aykan Erdemir, Millî Gazete’nin iddiasına göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Eşcinsellik sapıklıktır” şeklindeki fetvasını Başbakan’a sordu.
Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından yazılı olarak yanıtlanması istenen önergede, 25 Kasım 2014 tarihli Millî Gazete’de Avrupa Parlamentosu’nun lezbiyen, gey, biseksüel ve travesti haklarıyla ilgili Tiran’da düzenlenen ve Türkiye’den de milletvekilleri, Kamu Denetçiliği Kurumu ve de içinde olduğu STK’ların katıldığı toplantının haberleştirildiği hatırlatılarak şöyle denildi:
“Söz konusu haberde, Milli Gazete çalışanlarınca Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) Alo Fetva Hattı’na ‘toplantıya katılım hakkında’ soru yöneltildiği, ‘Kesinlikle sapıklıktır, dinimizde yasaklanmıştır. Böyle bir toplantıya pozitif anlamda destek verenler vebal altındadır. Bunun kötülüğünü de STK’lar aracılığıyla yaymak lazım’ yanıtının alındığı iddia edilerek bahsi geçen fetva travesti haberleri paylaşılmıştır.”
Erdemir Başbakan’a şu soruları yöneltti:
*Söz konusu haberde iddia edildiği gibi DİB Alo Fetva Hattı’na “toplantıya katılım hakkında” başlıklı bir soru sorulmuş mudur? Sorulduysa, DİB nasıl bir yanıt vermiştir?
*Alo Fetva Hattı’na, eşcinsel ve travesti yurttaşlar ve yakınları tarafından veya eşcinsel ve travesti insanların durumuyla ilgili 2002’den günümüze kadar hangi konu başlıklarında kaç soru sorulmuştur? Bu başvurulara ne minvallerde ve içeriklerde yanıtlar verilmiştir?
*Alo Fetva Hattı dâhil olmak üzere, istanbul travestileri DİB’in kamuya dönük hizmetlerinin eşcinsel ve travesti  yurttaşlara yönelik ayrımcılık, nefret ve şiddet meselesi çerçevesinde referans aldığı ve referans gösterdiği “dini ve dini olmayan yazılı kaynaklar” hangileridir? Bunlar arasında “evrensel insan hakları beyannamesi” ve ondan türetilen diğer sözleşmeler ve belgeler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları gibi insan hakları külliyatı yer almakta mıdır?
Millî Gazete’nin homofobisi
Cumhuriyet Halk Partisi’nden Milletvekili Binnaz Toprak ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nden Milletvekili Nursuna Memecan’ın katıldığı toplantının ardından LGBTİ’lere dönük nefret söylemi içeren haberler yapan Milli Gazete, toplantı öncesinde de nefret söyleminde bulunmuş ve milletvekillerini hedef göstermişti.
Millî Gazete, Avrupa Parlamentosu’nun temel haklar ve LGBTİ’lerin ayrımcılıktan korunmasına ilişkin seminerine Türkiye’den vekillerin de davet edilmesini “ahlâksızlık” olarak paylaşmıştı
“AB ile ilişkilerin Cenab-ı Allah’ın lanet ettiği, kavimlerin helak olduğu nahoş bir durumla ilgili AB seminerinde Türkiye’nin temsil edilmesi talebinin tutanaklara geçmesi bile bu necip millete ve inancına yapılacak büyük bir hakaret hükmündedir.”
Homofobik saldırının ardından AKP’den Mehmet Metiner ile Ziver Özdemir ve MHP’den Ruhsar Demirel toplantıya katılmamış; AKP’den Nursuna Memecan ile CHP’den Binnaz Toprak toplantıyı takip etmişti.
Millî Gazete toplantının ardından yaptığı haberlerde ise nefret söylemini sürdürmüş ve nefretini temellendirmek için Diyanet’ten fetva aldığına dair iddiada bulunmuştu.travesti blog