Bir İngiliz Masalı

“Devletin kolluk güçleri güven vermez, memurları her türlü pisliğe karıştıkları iddialarından sonra bile kollanır, siyasi partiler, sendikalar, hukuk kurumları, basın ve diğer kurumları elbirliği ile bu ülkeyi bölmeye en çok yarayacak ırkçılığa karşı durmazsa o ülke kaç sene dayanır dersiniz?” Kürşad Kahramanoğlu’nun kaleminden.

Yıllar önce bir İngiliz şehrinde, şehrin merkezinde uyuşturucunun bolca kullanıldığı ve açıkça alınıp satıldığı bir bölge vardı. Bunda şaşılacak fazla bir şey yok, batının birçok büyük şehirlerinde böyle bölgeler vardır. Anlattığım bölgenin benzerlerinden farkı zaman geçmesine rağmen bu bölgede hiçbir uyuşturucu satıcısının yakalanmamış olmasıydı. Durum İngiliz İçişleri Bakanlığı’nın ve İngiliz Polis teşkilatının dikkatinden kaçmadı. Dikkatli bir inceleme sonucunda anlaşıldı ki bölgenin karakolunda ki polisler uyuşturucu satıcıları ile birlikte çalışmakta. Önceden bölge karakolunda ki polis ve uyuşturucu satıcıları arasında belirlenen belirli sokaklardan polis gözetimi kalkıyor ve satıcılar rahat rahat mesleklerini icra ediyorlar! Kazanılan kârdan bölge karakol görevlileri pay alıyorlar. Bunda da o kadar şaşılacak bir şey yok. Dünyanın her yerinde satın alınabilen, vergilerinden maaşlarını aldıkları toplum yerine ceplerine hizmet eden polisler var.

Benim sizlerle asıl paylaşmak istediğim bundan sonra ne olduğudur, çünkü bu noktadan sonra Türkiye’de bizlerin alıştığı devletin hemen hemen her koşulda koruduğu memuru ile mağdur topluma reva görülen tutum inanılmaz farklı.

İngiliz İçişleri Bakanlığı olaya adı geçen bütün polislere derhal işten el çektirip hepsini mahkeme sevk ettiği gibi derhal adı geçen polis istasyonunu kapatır. Kapatır çünkü halkın içinde böyle polisleri barındıran bir polis istasyonuna güveninin olamayacağını bilmektedir. Halkın polisine güvenmesi de önemlidir. Mahkeme süreci sonunda suçları tespit edilen polislerin bütün özlük hakları kısıtlanılarak hapse konurlar. Bu arada birçoğu uzun süreler polis teşkilatında hizmet etmelerine rağmen bütün emeklilik haklarını da kaybetmişlerdir. Polis istasyonu yıktırılır çünkü artık o bina kokuşmuşluğun sembolüdür! Başka bir sokakta yeni bir polis istasyonu yapılır ve yeni polisler atanırlar! İngiliz İçişleri Bakanlığı’nın bütün bu operasyonları toplumun diğer kurumlarının tam desteği ile yaptığını bilmem söylemeye gerek var mı?

Türkiye’de sorun daha fazla suç, daha fazla suçlu olması, daha fazla kokuşmuşluk olması değil ama suç işleyenin yanına kâr kalması. Bu da genellikle siyasi otoritenin zayıflığından olur. Sadece faili meçhullerden, ırkçılık yapanlardan, devleti soyanlardan bahsetmiyorum. Yıllarca ben dâhil bazılarımız yazdı: Bir zamanlar kendini bölgesel kaba güç ilan eden bir “Hortum Süleyman” vardı. Ne oldu bu adama? Beyoğlu’ndan sessizce başka göreve kaydırıldı… Belki de emekli oldu ve benim ödediğim vergilerden aldığı emekli maaşının tadını çıkarıyor! Veyahut ta homofobik bir özel güvenlik kuruluşunda üç beş tane daha eziyet edebileceğim istanbul travesti elime düşse diye umutlar kurup hem de para kazanıyor. O gün “Hortumcu Süleyman’ın” peşine düşmeyen otoritenin mantık ve yaklaşımı ile bugün Hrant Dink katlini aydınlatmasını beklediğimiz otoritenin mantık ve yaklaşımı aynı. O gün travestilere eziyet edilmesini yeterince önemsemeyen basın ile bu gün Hrant’ın katillerinin teşkilatının peşinde koşmasını beklediğimiz basın aynı basın. Travestilerden sonra sıra Ermeni’lere gelmiştir! Sustukça sıra diğer guruplara da gelecektir.

Beyoğlu’nda ki sadist bir polisini dahi böyle kollayan devlet ondan hesap soramayan hükümet ve onun polis teşkilatı nasıl Hrant Dink’in faillerini bulacak? Bu ırkçı cinayetin arkasında ki mekanizmalara ışık tutacak?

Ya Jandarma’ya ne buyrulur? Bir katili milli bir ikon haline dönüştürme çabaları üzerine kalma ihtimali belirince benzeri az ülkede görülebilecek bir savunma yaptı: “Görüntülerin çekildiği yer Samsun Emniyet’inin çay ocağıdır.”!

Devletin kolluk güçleri güven vermez, memurları her türlü pisliğe karıştıkları iddialarından sonra bile kollanır, siyasi partiler, sendikalar, hukuk kurumları, basın ve diğer kurumları elbirliği ile bu ülkeyi bölmeye en çok yarayacak ırkçılığa karşı durmazsa o ülke kaç sene dayanır dersiniz?

“Dayak da yerim, hakkımı da ararım”

Esmeray bir travesti. Sekiz yıldır geçimini seks işçiliği yapmadan Beyoğlu’nda midye satarak sağlıyor. Esmeray 5 Haziran gece yarısı paydos ettikten sonra evine dönerken yolunun üzerinde bulunan Beyoğlu Emniyet Amirliği (Tarlabaşı) önündeki polisler tarafından durduruldu. Agos gazetesinden Markar Esayan, Esemaray’la konuştu.

Markar Esayan

Travestilerin karakolun önünden geçmelerinin yasak olduğu gerekçesiyle yumruklandı, tekmelendi ve ağır hakarete uğradı. Esmeray’la, bir şiddet toplumunda piramidin en altında yaşamanın nasıl bir şey olduğu üzerine konuştuk.

Öncelikle geçmiş olsun. Hadiseyi bir de sizin ağzınızdan dinleyelim.

5 Haziran gecesi işimi bitirmiş Beyoğlu Emniyet Amirliği’nin arka sokağında bulunan evime gidiyordum. Karakolu geçtikten sonra polis memuru bana seslenmiş. Duymadım. Sonra o bildik küfürle bağırınca bana seslendiğini anladım, durdum. Polis memurunu bekledim. Bana “Buradan geçişin yasak olduğunu bilmiyor musun?” diye bağırdı. Ben de 10 yıldır burada oturduğumu ve her akşam bu yoldan eve döndüğümü söyledim. Bunun üzerine polis memuru ağza alınmayacak şekilde küfürler ederek bana saldırdı; gözümün üstüne yumruk attı ve beni yere düşürdü. Sonra diğer görevli memur geldi. Ben herhalde bana yardım etmeye geliyordur diye düşünürken bu sefer ikisi birden tekmelerle beni dövmeye devam ettiler. Sokaktan geçmeme izin vermediler.

Şikâyette bulundunuz mu?

Elbette. Doktor raporu aldım ve savcılığa suç duyurusunda bulundum.

Peki, bu geçiş yasağı uygulaması hangi gerekçeye dayanıyor?

Ben de yetkililere bunu soruyorum. Bu uygulamanın yasal bir dayanağı varsa öğrenmek istiyorum. Son altı aydır karakolun böyle bir kural uyguladığından haberim vardı. Karakolun bulunduğu sokakta travesti ve transeksüellerin çalıştığı birkaç mekân var. Bundan dolayı olduğu söyleniyor. Ama bunun hiçbir mantığı yok.

Siz geniş bir çevre tarafından tanınan saygın bir sivil toplumcusunuz. Okurlarımıza biraz kendinizi tanıtır mısınız?

Seks işçiliği yaptığım dönemde feodal toplum alışkanlığı gereği kendime ahlaki açıdan bakıyor ve bunu onaylamıyordum. Ancak sonra bunun bir dayatma olduğunu keşfettim ve ahlaksız bulduğum için değil, toplum bizlere başka türlü var olma şansı tanımadığı için bu işi terk ettim. Yani toplum bize sadece avukatlığı dayatsaydı, avukatlık yapmayı da reddedecektim. Sonra kimliğimi, kadını, kadın-erkek ilişkilerini sorgulamaya başladım. Çeşitli eşcinsel dernekleri ve feminist örgütleriyle temasım oldu. Ancak buralarda tutunamadım. Çünkü pek çok önyargı ve feodal toplum alışkanlıkları buralara da sızmış ve görüş açıları daralmıştı. Kadınlar sadece kadın kimliği ile meşguldüler. Oysa benim bir Kürt kimliğim, bir solcu ve demokrat kimliğim de vardı. Bunun üzerine bir grup arkadaş bir araya gelip tartışmaya başladık. Bu tartışmaların neticesinde Amargi Kadın Akademisi’ni kurduk. ‘Amargi’, Sümercede özgürlük ve anaya dönüş manasına geliyor. Yaklaşık 5-6 yıldır profesyonel olarak kadın çalışmalarımızı kadının diğer alt kimliklerini yadsımadan yürütmeye çalışıyoruz. Bir de tiyatro topluluğu kurduk ve oyunlar sahneledik. Ben de bir süredir kendi yazdığım bir stand-up gösterisi sahneliyorum.

Nerede sahneye çıkıyorsunuz?

Gösterimi Beyoğlu Süslü Saksı Sokak’taki Açık Kafe’de (Semerkant kitapçısının üstü) sergiliyorum. Her Cumartesi saat 20.00-22.00 arası sahne alıyorum.

“En çok baskı görenler en hızlı bilinçlenir” gibi bir ön kabul vardır ya, doğru mudur bu sizce? Sizin çevrenizde durum nasıl?

Bu maalesef doğru değil. Nasıl ki nüfusun %52’sini kadınlar teşkil ettiği ve bunca baskı altında yaşadıkları halde kadın organizasyonları yeterli değilse, bizim örgütlenmemiz de olması gerekenin çok altında. Hem niye tersi olsun ki? Bizler de bu ülkenin mahsulüyüz ve aynı dertlerden mustaribiz. Mesela benim dayak yediğim karakolun önünde daha evvel pek çok travesti ve transseksüel arkadaş feci şekilde dövülmüşler ama şikâyet eden olmamış. Onları da anlıyorum. Çünkü çalıştıkları mekân ve yaşadıkları yerler belli. Çok açık bir şekilde korkuyorlar. Bununla beraber 3-4 aydır Lambdaistanbul’da (gey, transseksüel, travesti, lezbiyen, biseksüel dayanışma derneği) seks işçilerinin sorunları ve çözüm yolları üzerine toplantılar yapılıyor. Seks işçilerinin yasal statüsü, sigortalılık hakları ve iş yerlerine çalışma kotaları konması gibi pek çok konuda çalışmalar yapılıyor. Ben çok faydalı buluyorum bu faaliyetleri.

Peki, insanların cinsel yönelimleri nedeniyle şiddete maruz kalmalarının nedeni nedir? Cinsellik neden şiddet üretiyor?

Açıkçası sadece travestilerin, transeksüellerin şiddete maruz kaldığına inanmıyorum. Bu ülkede kadınlar, çocuklar, Ermeniler, Kürtler, hayvan dostlarımız ve neredeyse herkes şiddetle iç içe yaşıyor. Evde koca karısını dövüyor, anne çocuğu, çocuk kardeşini. Sonra o da gidiyor kediye tekme atıyor. Bu nedenle bizlerin adının mağduriyetle yan yana anılmasına karşıyım. Ama şu da bir gerçek ki, ataerkil ve feodal bir toplumda tüm farklılıklar gibi cinsel farklılıklar da bir tehdit olarak algılanıyor. İktidar ile cinsellik çok yakın bir ilişki içerisinde. Dolayısıyla ataerkilin makbul saydığı tercih ve görüntünün dışına çıktığınızda sistem bunu kendi altının oyulması olarak algılıyor. Bizim daha çok şiddet gördüğümüz fikri ise tamamen algısal bir yanılsama. Dövülmüş, öldürülmüş ve yol kenarına atılmış bir transeksüel, her gün öldürülen pek çok kadından daha çok merak uyandırıyor.

Peki, sizce değişmesi gereken ne? Nereden başlamalı?

Zihniyet… Bu zihniyetin değişmesi lazım. Korkarım bu ülkede yakında ötekileştirilmemiş kimse kalmayacak. Geçmişle yüzleşilemediği, korkular aşılamadığı için her gün darbe korkusuyla, terörle, suikastlarla, cinsel şiddetle ve düşük bir hayat standardıyla yaşamak zorunda kalıyoruz.

Bizlere gelince: Ne zaman ki heteroseksüel olmayanların toplumda normal algılandığı –çünkü normaliz– günler gelecek, o zaman emin olun bu değindiğim tüm diğer sorunlar da çözülecek. Yani bir Ermeni’nin, bir Kürt’ün, bir kadının, bir travestinin, bir yoksulun dertlerinin aynı çözümde, yani zihniyet değişiminde yattığını düşünüyorum. Ancak bu söylediklerimin de altını doldurmak lazım. Ne demek zihniyet değişmeli? Bunu, bugünden yarına olacak bir şey gibi konuşunca yine kendi tuzağımıza düşüyoruz. Ben daha gerçekçi, somut ve kısa-orta vadeli, yani adı konmuş projeler üzerinde çalışılması gerektiğini düşünüyorum.

Sorunlu alanları belirlemek, o alandaki sorunu yaratan karanlığın üzerine ışık tutmak ve daha sonra aşamalı projelerle bu durumu düzeltmek gerekiyor. Henüz küçük bir adım bile atmamışken uzun mesafeler üzerine hayaller kurmak pek gerçekçi değil.

Ezber boz ve tutarlı ol

“Basın toplantısında ezilen-dışlanan kimlikleri sıralarken “cinsel kimlikler” kategorisinde kadınları, eşcinselleri, travestileri saydım. Yarın feministler kalksa, efendim nasıl bizi eşcinseller ve travestilerle bir kefeye koyarsınız diye protesto etse, ben büyük bir mutlulukla temsiline soyunduğum feministlere muazzam tepki gösteririm.” Baskın Oran’ın kaleminden.

”Ben ezilmişlerin ve dışlanmışların sesini Meclis’e taşıyacağım” diyorsun, soruyorlar: “Tek başına veya birkaç kişiyle Meclis’te ne yapabilirsin?” Diyorlar: “Hadi seçildin. Konuşamazsın bile. İç tüzüğe göre bağımsızlar kürsünün yolunu bile bulamaz.”

Kürsüye çıkartmazlarsa hatrım kalır. Geçerim yan odaya, basın toplantısı yaparım. “İçeride şunları şunları söyleyecektim, söyletmediler, yazın” derim. Üstelik, benden başka bir sürü bağımsız girecek. Vitrin olsun diye benim kafa dengim bir sürü aday da listelerde.

Kaldı ki, bir tek kişi dahi gündemi değiştirmeye kâfi çünkü önemli olan “ezber bozmak”. Bugüne kadar, 1965’te Türkiye İşçi Partisi hariç, Meclis’te ezber hiç bozulmadı; sonuç da malum. Sadece bunu yapsak memlekete büyük hizmettir. Vallahi tarihe geçer.
Bütün parti liderleri tek ses: “K. Irak’a girelim, terörü yuvasında temizleyelim”. Bozacaksın: “Senin korkun PKK değil, Kürdistan’ın kurulması. 1923’ten beri doğunda ve güneyinde bir düzine devlet kuruldu, korkmadın. Şimdi korkuyorsun çünkü kendi Kürtlerini mutlu edemediğini biliyorsun ve oraya meyletmelerinden korkuyorsun. O zaman otur, onları mutlu etmeyi dene. Kürtçe türkü söylenmesine bile engel olan zihniyeti artık itlaf et. Irak meselesi dış değil iç politika sorunudur”.

Bağırıyorlar: “Laiklik elden gidiyor.”

Bozacaksın: “İnsanları aldatma. Kasaba Sermayesi yeni burjuvazi biçiminde aşağıdan bastırıyor, güneşin altında yer istiyor, sense iktidarına ortak istemiyorsun. Bu insanların kasabalı olmalarından gelen din tutkularını ve çeşitli saçmalıklarını kullanıp bu sınıf kavgasını şeriat tehlikesi gibi sunmaya ve insanları korkutmaya kalkışma. Bu kavga laikçi-dinci kavgası değildir.”

Yalnız, “ezberleri bozmanın bir önkoşulu var”: Tutarlı olmak. Karşındakinin ezberini bozup kendi yandaşınınkine dokunmamak fena geri teper. Örnekler verelim.

Karşılıklı milliyetçilikler

Türk milliyetçiliğini kıyasıya eleştireceksin. “Türk” teriminin üst-kimlik olarak kullanılmasının resmen bölücü olduğunu ilan edeceksin. Çarpılacaklar. Anlatacaksın: Bu memlekette kendini Türk olarak nitelemeyen milyonlarca Türkiyeli var; onları zorla mı Türk yapacaksın? Nereye kadar zorlarsın? İşkenceye? Devam edeceksin: Genelkurmay’ın e-muhtırasının sonuna zımbalanmış “Ne Mutlu Türküm Diyene anlayışına karşı çıkan herkes düşmandır ve öyle kalacaktır” cümlesi bölücülüğün en önde gidenidir, diyeceksin.

Ama arkasından, Kürt milliyetçiliğini ele alacaksın. “Ezen ulus milliyetçiliği”nin kötü, “Ezilen ulus milliyetçiliği”nin ise iyi olduğuna şiddetle itiraz edeceksin ve hemen İsrail’i örnek vereceksin. Diyeceksin ki bu insanların milliyetçiliği bu devletin kurulduğu 14 Mayıs 1948’e kadar ezilen türündendi çünkü dünyanın eziyetini gördü. Ama 15 Mayıs’tan itibaren ezen türe dönüştü çünkü Filistinlilere eziyete başladı. Bana bunu bir izah et, diyeceksin.

Devam edeceksin: Ben azınlık değil, “esas ve kurucu unsur”um diyorsun. Bu durumda Türkler ve Kürtler dışındakiler ikincil unsur mu oluyor? Bu nasıl eşitlikçilik? Biz “Beyaz Türkler”in esas ve kurucu unsurluğunu reddediyoruz, şimdi de Beyaz Kürtler mi çıkıyor? Kurtuluş Savaşı’nda hem cephede hem Meclis’te mücadele veren Çerkesler ne olacak mesela? Varlık Vergisi gibi uygulamalarla perişan edilmeden önce Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in tek girişimci grubu olarak ekonomiyi ayakta tutan gayrimüslimler ne olacak?
Şiddet kullanımı. Yalnızca taraflardan birini eleştirmekle yetinemezsin; yetinirsen inandırıcılığın sıfırlanır. Diyeceksin ki ben şiddet kullanımına A’dan Z’ye karşıyım. Kim kullanırsa kullansın. Kim başlatmış olursa olsun. Çünkü sen başlattın yok ben başlatmadım’ın sonu gelmez.

Başörtüsü meselesi

Örnekler o kadar çok ki, bu haftaki Radikal İki’yi bana tahsis etseler yetmez. Türban denilen olayı alın. Bir taraf üniversiteye sokmam, diğer taraf ise girerim diyor. Üniversitelinin giyimine karışmak isteyene medeni ülkelerde deli derler; bu azgelişmişliğe mahsus bir “durum”dur. “Sokmam” diyenlerin üniversiteye başörtüsüz sokmayan İran’dan farkları yoktur. Bütün dertleri, laikliği “laikçilik” haline dönüştürerek kitlelere tahakküm etmektir. Sorarsanız kendilerine, kamu alanlarında başörtüsü olmaz, diyeceklerdir. Hemen ezberini bozacaksın: Sokak kamu alanı değil mi kardeşim, dolaşanları da eve tık. Hemen düzeltecekler: Resmî daireler. Onu da bozacaksın: O zaman PTT’lere pul almaya giden başörtülü kadınları niye sokuyorsun?

Basın toplantısında, temsil ettiğimizi iddia ettiğim kategoriler arasında Müslüman kızları da saydım. Bazıları şaşırdı. Çok basit: Onlar da korumasız. Çünkü dincilerin onları koruması onlara zarar veriyor; onları ancak benim gibi solda bağımsız adaylar savunabilir. En az iki sebepten: 1) Dinciler üniversite hocasının da türban takmasını savunuyor. Oysa burada bir ayrım şart: Hizmet alan-hizmet veren ayrımı. Birincisi istediğini takar, ikincisi takamaz çünkü devleti temsil etmektedir. 2) Dinciler benim öğrencilerimin mini etek giyme hakkını savunmuyor. Hatta, benim rakımı yasaklıyor. Yani tutarsız bu insanlar. İnandırıcı değiller. Kendi insanına zararlı olurlar çünkü “laikçiler”e korku malzemesi veriyorlar.

Gelelim Çankaya’ya. Cumhurbaşkanı Sezer, başını örten milletvekili eşlerini resepsiyonlara çağırmadı. Ben o zaman milletvekili olsaydım, bana gelen davetiyeyi medya önünde yırtardım. O gücü nereden alırdım efendim? Solda bağımsız oluşumdan. Ama bir de şuradan: İnsanlar bilirdi ki başka bir cumhurbaşkanı gelir de Çankaya kabullerinde içki servisi yaptırmazsa, ben o resepsiyonu o anda terk ederim ve çıkış kapısında medyaya demeç vererek o cumhurbaşkanının beni bir daha çağırmamasını “hassaten rica” ederim. Ancak tutarlı olursan inandırıcı olursun ve gerek yandaşlarına gerekse memlekete hizmet edebilirsin.

Ezberi bırak, tutarlı ol

Basın toplantısında ezilen-dışlanan kimlikleri sıralarken “cinsel kimlikler” kategorisinde kadınları, eşcinselleri, travestileri saydım. Yarın feministler kalksa, efendim nasıl bizi eşcinseller ve travestilerle bir kefeye koyarsınız diye protesto etse, ben büyük bir mutlulukla temsiline soyunduğum feministlere muazzam tepki gösteririm. Çünkü ezilmiş-dışlanmış bir grubun başka (hatta, kendisinden daha ezilmiş-dışlanmış) bir gruba yukarıdan bakması, ona karşı ayrımcılık yapması feci bir şey. Bu iticiliği teşhir ettiğiniz zaman içlerinden bazıları kızar, fakat büyük çoğunluğu takdir eder ve sonunda hepsi destek verir. Çünkü davranışınız “tutarlı”dır. Tutarlılık her şeydir. Soyadımızdır.

Maalesef, bu hayalî durumun gerçek hayatta gerçekleşen örnekleri var. Bu düzen öyle bir düzen ki, en ezilmiş-dışlanmışları bile kendi kategorilerine yabancılaştırabiliyor. Onlar da kendilerinden başkasını dikkate almamak, sadece kendilerini kurtarmak eğilimine girebiliyorlar. Bazı Aleviler sadece Alevilerin, bazı Kürtler sadece Kürtlerin aday gösterilmesini isteyebiliyorlar. Yani, kendilerine karşı yapılan ayrımcılığın hem kurbanı hem aleti oluyorlar.

Bu, intihar. İntihar serbest, ama kendi camialarını ve Türkiye’yi yaralamaları serbest değil. Sakın kimse sadece kendini kurtarmaya kalkmasın. Hele, bunun için diğerlerinin omzuna basmaya ise, asla. Açıkdenizde değiliz; tutarlılık sayesinde fevkalade özgün bir yöntemi santim santim inşa ettiğimiz Türkiye’deyiz. Lütfen bozmayalım. Türk Kürt’ü, Kürt Ermeni’yi, Ermeni Çingene’yi, Çingene Çerkes’i, Çerkes işsizi, işsiz kadınları, kadınlar Alevi’yi, Alevi eşcinselleri savunacak, vs. vs.. Hedef budur.

Alışmak mı, alışkanlıklarınızdan vazgeçememek mi?

Bekir Çoşkun’un 10 Haziran tarihli Hürriyet gazetesindeki köşesinde Bülent Ersoy’un kimliğine ve evliliğine dair getirdiği homofobik yaklaşıma tepkiler gelmeye devam ediyor. Kaos GL’den Umut Güner, Coşkun’a “Medyada korunaklı bir alan üzerinden yaşayan insanların üzerinden hayatlarınızı yorumlayıp halkı kin ve nefret duygusu ile doldurduğunuzu ve bu kin ve nefretin şiddete, tecavüze ve cinayete yol açtığını biliyor musunuz?” diye soruyor.

Bülent Ersoy’un evlenmesi nedense büyük bir soruna dönüştü. Köşe yazarları bile bu evlilik söz konusu olduğunda içlerindeki “magazin muhabirini” su yüzüne çıkartmak da sakınca görmüyorlar. Bülent Ersoy’un evlenmesi bizi neden bu kadar ilgilendiriyor ve bu evlilikte sorun olan ne? Sanırım sorun sadece Bülent Ersoy’un transeksüel kimliği.

Biz Türk toplumu olarak neye alışkınız? Her köyün bir ibnesi vardır. Bu ibneyi köyün bütün erkekleri yakından tanır. Tanır da herkes tanımazlıktan gelir. İbne köyün kahvehanesine giremez. Kahvehanenin önünden geçerken köyün bütün delikanlıları ibneye laf atarlar. Gece karanlık bastıktan sonra ise…

Bülent Ersoy’a alışıp alışmadığımızı tartışmak yerine, “Bülent Ersoy’a alışmak gibi bir derdimiz neden var” sorusunu cevaplasak ya!

Medya dünyası, eşcinsel, transeksüel, travesti, biseksüel olduğunu bildiğimiz bütün sanatçılarla bu yalanı yaşar. Herkes kimin eşcinsel olduğunu bilir ama her zaman “ufukta evlilik var mı?”, “yeni bir kız arkadaşınız varmış” gibi okuyucuyu, izleyiciyi yanıltan sorular sorup yalan haberler yapar. Hiçbir köşe yazarımız da oturup bu konu üzerine düşünmez, yazmaz. Bütün medya bu yalana ortak olur ve okuyucu da, izleyici de, haberi yapanlar da düşünmez, bu insanlar neden yalan söylüyor, diye; bu insanları yalan söylemeye iten şey nedir, diye…

Bülent Ersoy bize yalan söylemiyor. Transeksüel kimliğini saklamadan yaşıyor. Ün ve şöhret kaybedeceğim korkusunu yaşamadan medyanın gözü önünde cinsiyet düzeltme ameliyatını oldu, evlendi, aldatıldı, boşandı, aşık oldu ve yeniden evlendi. Sanırım kötü örnek olmak vs. tamamen hikaye. Herkesin içinden geçen ama seslendiremediği tek şey, Bülent hanımın cüreti, sınırı geçiyor olması; bütün bunların gözümüze batması…

Çocuklarımıza kim kötü örnek oluyor? Yalan söylemeyen ve kendi gerçekliğini gizlemeyen Bülent Ersoy mu? Yoksa çocuklarımıza ötekileştirmeyi, ayrımcılığı çok normal bir duyguymuş gibi sunan köşe yazarlarımız mı? Türkiye’de namus adına işlenen cinayetleri, aile içi şiddetin oranlarına baktığımız da neyin kötü örnek olduğunu daha iyi kavramış oluruz.

Bülent Ersoy Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı transeksüel bir kadındır ve TC Medeni Kanun’a göre Bülent Ersoy heteroseksüel bir kadının sahip olduğu bütün haklara sahiptir. Bunun tartışmasını magazin-show edasıyla değil insan hakları hukuku üzerinden ele almak gerekir.

Türkiye’de LGBTT (lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transeksüel) bireylerin, ne sorunlar yaşadığını biliyor musunuz? Sırf cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle işlerinden, evlerinden, ailelerinden atılıyorlar. Sırf eşcinsel, travesti, transeksüel erkek ve kadın oldukları için öldürüldüğünü biliyor musunuz?

Medyada korunaklı bir alan üzerinden yaşayan insanların üzerinden hayatlarınızı yorumlayıp halkı kin ve nefret duygusu ile doldurduğunuzu ve bu kin ve nefretin şiddete, tecavüze ve cinayete yol açtığını biliyor musunuz?

Biz bunlara alışamıyoruz. Alışmak istemiyoruz. Biz insanca yaşamak istiyoruz.

Johnsonlar ve ötekiler

“Konser sevmem, evde müzisyenle baş başa kalmayı yeğlerim diyenlere aldırış etmeyin. Şaman ayinlerinin şekil değiştirmiş hali olan konser ritüellerinin yerini hiçbir şey alamaz çünkü. Bu konser de öyle eşsizdi işte. Antony ‘I’m a Bird Now’ diye şakırken gökyüzündeki kuşların ona vokal yapması ise primaydı.” Gülenay Börekçi, 8 Temmuz’da gerçekleşen Antony and the Johnsons konserini anlatıyor.

Halil Turhanlı ‘Katiliniz Şehirlerde Dolaşıyor’ adlı kitabında Beat yazarı William Burroughs’un ‘Kazanamazsın’ diye bir romana yazdığı önsözden bahsediyor. Burroughs’a göre Jack Black adlı kayıp yazarın kaleme aldığı kitabın kahramanları olan Johnson Ailesi, iktidarda olanları kollayan yasalara bağlı kalmayarak güçsüzlere yardım etmeyi seçen insanlarmış. Zaten bu dünyada bir Johnsonlar varmış, bir de ötekiler. Bir insanın Johnson olup olmadığını anlamanın en iyi yolu ise onun yüzüne bakmakmış.

Turhanlı, Amerika seyahatinde yaşadığı bir olayı da ekliyor. Mealen: “Otobüsteydim. Birkaç durak sonra elinde bastonuyla sakat bir kız bindi. Yakasına Bush aleyhtarı rozetler takmıştı. Otururken çevresindekilere tebessüm etti. Çok güzeldi. Yüzü tanıdık geliyordu. sonra anladım; bir Johnson yüzüydü bu. Aklından kötülük geçmeyen, başkalarına yapılan haksızlıklar karşısında kırılan, öfkelenen bir insanın yüzü…”

Bu hikaye, Antony and the Johnsons’ın yıkılıp dökülmüş, yanık ama hâlâ mağrur Şan Tiyatrosu’ndaki konserinde geldi aklıma. “Bir gün ben de büyüyüp güzel bir kadın olacağım ama şimdilik bir oğlan çocuğuyum” diyen Antony’nin meleksi bakışlarından dolayı belki. Veya bembeyaz giysili iki dirhem bir çekirdek grubu The Johnsons’dan ötürü.

Konser sevmem, evde müzisyenle baş başa kalmayı yeğlerim diyenlere aldırış etmeyin. Şaman ayinlerinin şekil değiştirmiş hali olan konser ritüellerinin yerini hiçbir şey alamaz çünkü. Bu konser de öyle eşsizdi işte. Antony ‘I’m a Bird Now’ diye şakırken gökyüzündeki kuşların ona vokal yapması ise primaydı.

Bu hantal vücutlu kadın-adam, bir hatayı tamir etmek yerine inatla ataerkil kalmaya devam eden insanlığı şaşırtmak için doğmuş gibi görünen çift cinsiyetli bir melezdi. Büyü yapıp büyü bozuyor; çok ve güzel konuşuyordu. O melankolik şarkılar söyleyip sarsak sarsak dans ederken gözlerim doluyordu. Merak ediyordum; yüzüne düşen saçlarını hem utangaç hem işveli bir küçük kız hareketiyle kulaklarının arkasına ittiğinde nasıl ama nasıl şeker göründüğünün farkında mıydı?

O gece Bülent Ersoy’a duyduğu derin hayranlığı anlattı; ayağının tozuyla gittiği tekinsiz bir travesti kulübünde başına gelenleri, kesiştiği rent boy’ları, şehrin bu en gölgeli bahçesinde tanımadığı bir kadın tarafından kurtarılışını, o kadın için yaptığı “Last night my life was saved in İstanbul” adlı şarkıyı… (Sanırım bu, Antony’nin ‘hakiki annem’ dediği Marc Almond’un ‘She took my soul in İstanbul’ şarkısına bir selamdı aslında.)

“Bir toplum transseksüel çocuklarını kabul ettiği ölçüde sağlıklıdır. Onlara sahip çıkanlar kalplerinden altın bir nehir aktığını görürler. Siz bu açıdan çok şanslısınız” diyen Antony Türkiye’yi bir çeşit rüya ülke sayıyordu.

Varsın öyle sansın. Bu ülkenin İstanbul’dan ibaret olmadığını, ‘normal’ tanımı içinde yer almayı reddeden -veya bunu beceremeyenlere- her zaman şefkatli davranılmayabildiğini, mesela onun konserinden bir gün önce Eskişehirli bir travestinin acımasızca öldürüldüğünü bilmesin. Türkiye birilerinin rüya ülkesi olmaya devam etsin.

Bana gelince; o gece ‘Antony’s Lonely Hearts Club Band’e eşlik edebildiğim için kendimi hafiflemiş hissediyor ve konserin başında kaybedip umudu kestiğim yüzüğümü konser bittiğinde yürürken yerde bulmamı kesinlikle hayra yoruyorum. Adları ne olursa olsun, gördüğüm ‘Johnson yüzleri’ beni mutlu ediyor. Bütün iyi insanları ailemden sayıyorum. Ailem kalabalık olsun, hayatım yalnız geçmesin istiyorum. Ve bol bol müzik dinliyorum.

Travesti öğretmenin istifası

Arjantin’in güneyindeki Quilmes’de öğretmenlik yapan bir travesti göreve başladıktan iki hafta sonra istifa etti. Resmi açıklamada istifanın kişisel bir gerekçeye dayandığı ve hiçbir ayrımcılık yapılmadığı söylense de bir süredir süren tartışmalar aksini gösteriyor.

Cinsel ayrımcılıklara karşı mücadelenin güçlendiği Arjantin’in güneyindeki Ushuaia’dan sonra şimdi de Buenos Aires yakınlarındaki Quilmes’de bir travesti, öğretmen oldu.

Ancak farklı çevrelerin baskısı sonucu öğretmenin iki hafta sonunda istifa etmesi, tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Buenos Aires Eyaleti Toplumsal Psikoloji ve Sosyal Pedagoji direktörü Juan Otero, öğretmenin istifasının kişisel bir gerekçeye dayandığını ve hiçbir ayrımcılık yapılmadığını söylüyorsa da, bu açıklamaya ikna olanların sayısı fazla değil. Aynı kurumun müdür yardımcısı Angela Pascucci öğretmenin istifa etmediğini, ufak bir dinlenme sonrası görevine döneceğini belirtirken, bir travestinin öğretmenlik yapmasına karşı çıkan muhafazakar velilerden birisinin “ayrımcılık yapmıyoruz, ama bir erkeğin kadın kılığında ders vermesine itiraz ediyoruz” dediği söyleniyor.

Öğretmenin istifasının baskı veya tehdit sonucu olup olmadığı yönündeki soruşturma devam ederken, Eyalet Müfettişleri Müdürlüğü ise göreviyle ilgili olmayan bir sebepten dolayı istifa etmek zorunda kalarak hak ihlaline uğrayan öğretmenin başka bir kamu görevinde işe başlama önceliğine sahip olacağına bildiriyor.

Türkiye’de Eşcinsel Olmak!

Mart ayından itibaren “Türkiye’de Eşcinsel Olmak” başlıklı bir söyleşi dizisine başlıyor. 14 hafta boyunca sürecek olan programla, hayatın her alanından ve toplumun her kesiminden lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel bireylerin çeşitliliğini ortaya çıkarmak amaçlanıyor.

Kaos GL olarak, mart ayında, “Türkiye’de Eşcinsel Olmak!” başlığı altında, 14 söyleşilik bir program başlatıyoruz.
Eşcinsel yönelimli insanların en az heteroseksüel insanlar kadar çeşitlilik gösterdiklerini biliyoruz. Eşcinsel yönelim her tür dinsel, etnik, sosyokültürel, mesleksel ve politik grupta birbirine yakın oranlarda görülüyor. “Türkiye’de Eşcinsel Olmak!” programıyla hayatin her alanından ve toplumun her kesiminden lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel bireylerin çeşitliliğini ortaya çıkarmak ve Türkiye’de eşcinsel olmanın ana resmini hep birlikte yansıtmak istiyoruz.

Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel varoluşların kendilerini sunacakları söyleşilerle ortaya çıkacak resim çeşitli araçlarla kamuoyuna sunulacak. Bu resmin yansıtacağı çeşitlilik ile aynı zamanda LGBT bireylerin varoluşları ve yaşadıkları sorunların benzerlikleri ve farklılıkları da LGBT topluluğu için görünür kılınacak.

İşçi, modacı, öğrenci, sanatçı, HIV +, gazeteci, Kürt, azınlık, yoksul, mülteci, tutsak (…) olmak, taşrada yaşıyor olmak, yabancı olmak gibi durumlar, Türkiye’de eşcinsel olma hallerini nasıl şekillendiriyor? LGBT bireyler bu durumlar üzerinden kendilerini nasıl var ediyorlar ve kimliklerini nasıl kuruyorlar?
Program, Ankara’da, her ay iki söyleşi ile devam edecek. Bunlar açık söyleşiler olacak ve kaydedilecek. Katılımcının şartlarından dolayı bazı söyleşiler “kapalı” olabilecek.
Söyleşi programına dâhil olamayan LGBT bireyler kendi “eşcinsel olma” hallerini yazılı olarak anlatabilecekler.
Söyleşilerin hepsi program sonunda bir kitapta toplanacak.
Program süresince bazı söyleşilere ilgili akademisyen, uzman veya STK katılımcıları da dâhil olacak.
Söyleşiler ve söyleşi konuları kapsamında LGBT bireylerin yazılı gönderdikleri tanıklıklar web sitemiz kaosgl.org’da da yayınlanacak.

Kod adını ‘öteki’ koymuşlardı

“Jose Louis’in “herkes cennete gitmek ister ama ölmek istemez” sözünü, Baki tersine çevirmişti. O, cennete gitmeyi isterken bunun bedelini ödemeyi de göze alabilmişti.” Ayşegül Savaşta, gidişinin ikinci yılında Baki Koşar’ı anlattı.

“Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler…” Karl Marx, Kapital ı. Cilt Önsöz

Elimdeki BirGün gazetesinin siyah-beyaz sayfalarından birinde, Ankara’nın Bağdat ve Kolej caddelerinde son günlerde travestilere yönelik artarak süren saldırılara ilişkin, travestilerin -hala yaralanmamış- arkadaşları tarafından yapılan bir basın açıklamasının haberi var. Haberin devamında, insan haklarına saygılı herkesi seslerini duymaya davet eden travestıler; “bu ülkede travesti ve transseksüeller vardır, buna alışın. Derişmesi gereken bizler değiliz, toplumun önyargılarıdır” diyordu.

Okudum haberi sonuna kadar, okuyunca da ilk Baki Koşar ve ‘Kilidi Saklı Anahtar’ kitabında yazdığı satırlar düştü tekrar aklıma. “Anladım ki ‘azınlık’ olan herkes, hayatın ve dünyanın neresinde olursa olsun, neresinde durursa dursun nihayetinde ‘azınlıktır’. Ve en küçük bir ayrıntıda, sıradan bir kıvrımda veya alelade bir diyalogda, bunu bir ‘yazgı’gibi taşımak zorunda olduğunu bazen yüreği sızlayarak, bazen sarılarak bazen de ö’leyazarak kavrar…” der Baki Koşar.

Kenar mahallenin çocukları

Şimdi düşünüyorum da hoşgörüsüzlüğün ipleri belki de başkalarının elinde bir kamçıya dönüşmüş bu dünyada, uzun bir zamandır. Her gün birilerinin sırtında şaklatılıyor… Bazen görebilmekteyiz, bazen de gözden kaçırmaktayız çığlığı atanları.

Kendine benzemeyeni ‘ötekileştiren’, ‘azınlığa’ dönüştüren bu dünya ve vahşi sistem sonra da kenara ittiğini ezmenin, yok etmenin yollarını arıyor. Sen, ben ve diğerleri yok edilmenin o yollarından çok geçtik Baki, geçiyoruz da hâlâ. Bir ‘yazgı’ olarak kabul etmesek de ‘azınlık’ diye bize verilen kimliklerimizi, taşımak zorunda olduğumuzu da hiç inkâr etmedik bugüne kadar. Etmeyiz de, değil mi?

Ama ‘azınlık’tık işte, bir türlü kabul edilmeyen çocuklarıydık kenar mahallelerinde bu şehrin, bu ülkenin ve dahi bu dünyanın. İtilmiştik bir kenara doğru, belki de biraz ezik! Bazen, düştük sistemin çıkabildiğimiz kadarıyla en yüksek gibi görünen o merdivenlerinden, “bazen de birbirimize sarılarak kalktık ayağa” Baki’nin de dile getirdiği gibi.

Suçsuzlar kovalandı

BirGün’deki haberi okuyunca ‘seni de hatırladım’ diye yazdım ya biraz önce, seni sadece haberlerde gördüğüm ve senin yazdığın haberlere yakınlıklarından dolayı hatırlamıyorum tabi tüm bunları. Taksim-Şişli arasında yaptığım düzensiz hafta sonu yürüyüşlerimde de hep anıyorum seni. Çektiğin acınla hatırlıyorum. İstanbul’un sokak ve cad-delerindeki yalnız dolaşmalarımda da yalnızlıklar hatırlatıp, unutturmuyor seni, bunu da bil yani, sevgili Baki. Taksim ve Şişli arası… Bu güzergâh da, yıllar geçtikçe aradan benim için birer birer ölülerimi bıraktığım mekânlara döndü sanki biraz. Ölülerimin biri, Harbiye’de TRT binasının hemen yanı başında, diğeri Osmanbey’de… Ve sen Pangaltı Eşref Efendi sokağında kaldın o malum tarihten beri.

Bana şimdi zihnim Harbiye’de paramparça olup, etrafa dağılmış bir bedeni, Sebat Apartmanı önünde arkasından vurulmuş ve ayakkabısının altı delik bir yazarı, Pangaltı’nda ise keskin, soğuk çelik bir bıçağın darbeleriyle geride cansız kalmış bir vücudu hatırlatıyor, ne yazık ki! Şair de ne doğru söylemiş üçünüz için; “Suçsuzlar kovalandı. Hayvanlar gibi Karanlıklarda iyi gören Gözlen aradılar. Oymak için” (Paul Eluard)

Cep telefonunun acı taşıyan sesi

2005 yılının Şubat’ı, günlerin yirmi dördüncüsü ve saatler artık geceyi gösteriyordu. Gece gibi birden, inmese de kış, o günlerde misafir kaldığım bu semte gele gelmişti işte yinede. Her yeri bembeyaz bir çarşafmışçasına kaplayıvermişti kar. Ve soğuktu saçaklarda buz tutturacak kadar. Çatılara bembeyaz kar, lapa lapa da yağmadaydı hâlâ. Dolapdere’de, artık sesi hiç çıkmayan eski yitik kilisenin hemen arka sokağında, en üste, manzaralı bir evdeydim. O kış gecesi saatleri daha çok bekletmeden yattık, uyuduk “sevgilim” dediğimle.

Sabah cep telefonunun acılı sesiyle uyandığımızda Baki’nin, Baki Koşar’ın ölüm haberini çoktan geçmişti ajanslar haber bültenlerinde. Kısa metrajlı bir film gibi geçti ömrü gözümün önünden. O kadar tanıyordum demek ki, bir filmin kısa metrajlısı kadar… Topu topu evinde, misafir kaldığım ev arasında yüz elli, bilemedin iki yüz metre vardı ya, o sabah anladım, anladım ne kadar uzaktaymışız meğer birbirimize.

Sen o soğuk bıçağın otuz iki darbesiyle o gece can verirken, bu kadar uzakta kalmanın acısını da hissettirdin bana -bize-. Bir de arkandan seni yazmanın ne kadar zor olduğunu. Senin ardından Pınar (Selek) ne demişti bak; “Baki’yi yazmak… Bir insan aniden ölecek ve sen, onu anlatacaksın. Bu nasıl bir ceza…” Ben ‘zor’ deyivermiştim, Pınar “ceza” diyevermiş ardından seni anlatabilmeyi. Ne dersin Baki, haksız mı(yız) ki? Bu kadar kolay olabilir mi anlatabilmek seni?

Hayatı da soyadı gibi ‘koşar’dı

1970, Batman doğumluydu Baki Koşar. Kürt milli-yetindendi. Dicle nehrinin kıyısında açtı gözlerini, gözleri yeşildi. Dicle’nin kıyısında büyüdü. Lafın gelişi değil büyümesi, harbiydi hakikaten. Yaşıtları okulda başlarken okumaya ve yazmaya, O dayanamayıp öncesinden söktü coğrafyasında yabancı olduğu zorla öğretilen alfabeyi. Yani ağaç yaşken eğilmişti. Daha okul çağında başlamıştı yazılarını kaleme almaya, şiirlerini satır satır defterlere karalamaya. Yerel gazetelerde çıktı şiirleri ve denemeleri ta o zamanlar.

Ömrünün sonrası hızlı geçti Baki için. Bir açtı gözlerini edebiyat fakültesinde, bir daha açtığında o yeşil gözlerini, İstanbul’da buldu kendini. Hayatı da soyadı gibi ‘Koşar’dı adeta. Daha yirmisinde geldiği bu büyük şehirde -İstanbul’da- Nokta dergisinde başladı gazeteciliğe. Sonra sırasıyla Aktüel, Akis ve Tempo dergilerinde çalıştı. Emek harcadıkça, ürettikçe kendini gösterdi, ilerledi hiç durmadan. Ve açıldı önünde birer birer kapılar. Ardından televizyonculuk deneyimi başladı. Flash TV, Kanal D, Show TV ve CNN Türk’ün açılmasıyla birlikte haber merkezinde dört yıl çalıştı…

CNN Türk’de ‘Bir Baki Koşar Haberi’ spotları haberlerine vurulan ayrı bir imza olurken, bir yandan da daha fazla insan tarafından tanınmasını sağladı, sevdirdi kendini. Sevindi bir o kadar da Baki. Bir yandan da yaptığı değerli haberleriyle Çetin Emeç Gazetecilik Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Yılın Gazetecileri Ödülü, Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü, İNEPO Uluslararası Çevre Basın Ödülleri, Dünya Bakması ‘Su’ Konulu TV Haberleri Yarışması ödüllerini alan Baki, aynı zamanda kitaplarını da yazıyordu diğer yandan.

‘Kilidi Sırlı Anahtar’ (2002), ‘Kader Otelinde Bir Aşk Cinayeti’ (2003), ‘Tarkuşu’ (2004) adlarını verdiği kitaplarını çıkardı birer yıl arayla. Dört yıllık CNN Türk macerasının ardından Ha-bertürk’te bir süre çalışan Baki, sonrasında tekrar yazılı basma dönüş yaptı. Sabah, Radikal ve Cumhuriyet gazetelerinin kitap ve hafta sonu eklerinde çalıştı. Devamında BirGün ve Özgür Gündem son durakları oldu. Son romanını bitirmek üzere olduğu günlerde 24 Şubat 2005’te Pangaltı Eşref Efendi Sokak’taki evinde cansız bedeni bulundu. Baki artık yazamaz olmuştu.

Cennet için ölümü göze almak gerek

“Eşcinsel cinayetinden şüphe ettiğini” belirtti polis ve öyle yazdı birgün sonra büyük medyanın renkli gazeteleri ve gazetecileri. Yıllarca didinip ürettiklerinden çok cinsel kimliğinle yediler bitirdiler seni. Yazdıklarına bile bakmadan ve ne dediğini anlamaya çalışmadan önce kimliğin iğdiş edildi.

Bense ilk dakikasından bu satırları yazdığım an’a kadar hep üzüldüm. En basitinden, bunca yazıyı kaleme alan bir basın emekçisi kardeşimi kaybettiğim için. Geçtiğimiz günlerde Jose Louis’in “herkes cennete gitmek ister ama ölmek istemez” cümlesini okumuştum bir yerlerde. Baki’nin ölümü de bence biraz tam bu sözün aksidir. Yani istemek güzel de bedelini göze alabilmek veya bunu ödeyebilmek zor geliyor bu âdemoğullarına. Baki hariç. Çünkü o cennete gitmeyi isterken bunun bedelini ödemeyi göze alabilmişti.

Ölümünden sonra sana hayatın tehlikeli levhalarından bahsedip, yaşamına dikkat etmediğin için kızanlar, öfkelenenler de oldu sevgili Baki… “O da nasıl güvenmiş tanımadığı bu adama, evine niye almış ki” diye ağzı İaf yapanlar da çıkmadı değil, çıktı. Sen, yaşarken cevaplardın onları ardından ise en güzel yanıt onlara Ece’den geldi.

Birine güvenmenin zorunluluğu

“Kimin yalan söylediği hiç belli olmaz, kimin gerçekten yaşadığı da. Bir cümle kalıyor epi topu bizden geri. Öyle bir gürültü içindeyiz ki hiçbirimiz tahmin edemiyoruz bizden geriye kalacak cümleyi. Herhalde Baki’den geri bir turnusol kâğıdı kaldı. Kendinden sonra ve onun ardından, onun hakkında konuşanların yüzlerinin kabuğunu soyup kalplerini gösteren bir iyilikli lanet.

Ve iyilikli bir şey daha. Birine güvenmenin zorunluluğunu bıraktı. Birine güvendiği için yitirdik onu. İnsanın çaresizce sevmeyi ve sevilmeyi aradığı, arayıp taradığı bir dünyada, bir şehirde O, her şeyi, bütün bildiklerimize rağmen birine güvenmek gerektiğini, bazen bunun için ölünebileceğinin işaretini bıraktı yeryüzüne.

Şimdi hissizleşmiş kabuklar konuşuyor onun ardından. Kimseye güvenmiyorlar, çaresizce sevilmeyi istediklerini itiraf etmiyorlar, çok muktedir ve çokgüçlüler. Aferin onlara! Aferinler onların olsun. İnsanlık Baki kalsın.”

Şimdi sensiz ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent. Yine kar var öldürüldüğün günlerdeki gibi. Yine soğuk kar, fırtına esiyor dışarıda. Ne kadar bulutsuz görünüyor bir bilsen bu mavisini özleten gökyüzü. Halbuki Ece’nin sözlerinin de ardında yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalıydı. Kirli düşüncelerin yapışkanlığı bitse keşke, bitse ya artık bu sessizlik. Kod adımız ötekiyse ne çıkar, kabul edebilsek tüm benliğimizle birbirimizi!

Üniversitede eşcinsel olmak

“Üniversite, EBTT bireylerin kısıtlamalar ve baskılar yaşadığı mekanlara dönüşme tehlikesini barındırmaktadır. Ancak toplumsal sorunlar üzerine çalışmalar yürütme görevini üstlenmiş ve toplumu dönüştürme kapasitesini elinde tutan bir kurum olarak üniversitenin özellikle örgütlenmeyi mümkün kılacak imkanlara sahip olduğu hatırda tutulmalıdır.” Sabancı Üniversitesi’nde kurulan ‘Cins Kulüp’ten Arda Can ve Esen Ezgi Taşçıoğlu üniversitede eşcinsel olmayı anlatıyor.
*Bu yazıda sarf edilen her “eşcinsel” sözcüğü ile lezbiyen, gey ve biseksüel bireyleri kastedilmektedir.

Eş‘cin’sel

Aktivist bir dostum, eşcinselleri cinlere benzetir devamlı. Cinler görünmezlik aleminde yaşar; isimleri bilinir, var olduklarına inanılır, ancak görünmezdir. Hatta çoğumuz, zarar verebilir kaygısıyla, görmemeyi tercih eder onları, onlarla temasa geçmekten özellikle kaçınır. Ama yine de, cinler biz beşeri varlıkların merakını cezbeder. Cin muhabbetleri eder, cin çağırma seansları yaparız karanlık gecelerde. Geldikleri yere, onların bizler için görünmez, bizlerden uzak olacakları eski yerlerine dönmeleri ise bu anmaların en önemli şartıdır. Hangimiz cinlerle bir arada yaşamak ister ki!

İşte biz ne kadar görmezden gelmeye çalışsak, görünmezlik alemine itsek de, toplumumuzda yaşayan eş‘cin’seller var. Evimizde, iş yerimizde, okulumuzda, sokakta, her yerde. Eşcinsel bireylerin olabileceğinin farkında olunmasına rağmen, her fırsatta görmezden gelinen, görünmezliğe itilen yine onlar. Eşcinsellik bir “görünmez”, eşcinsellik her nasıl olabiliyorsa bir “yok”, eşcinsel birey bir “olmayan”, eşcinsellerin varlığından haberdar olunmasına rağmen. Öte yandan, merak etmeden duramadığımız bir mesele eşcinsellik, eşcinsel bireyler ve yaşayış biçimleri. Onlar gazetelerin magazin köşelerinde, arkadaşlar arası geyik muhabbetlerinde en ilgi çekici konulardan biri olarak yerini alır. En gözde eğlence ikonlarımız transeksüel, travesti ya da gey olabilir, ama bir eşcinselin yakınımızda bir yerlerde, çevremizde var olabilme olasılığı dahi bizi içten içe korkutmaya yeter. Bir yakınımızın eşcinsel olduğunu öğrenmek ise, ondan uzaklaşmamız için yeterli bir sebeptir. Hangimiz eş ‘cin’sellerle bir arada yaşamak ister ki!

Kaleme aldığımız bu yazıyı başlığı nedeniyle çoktan okunmayacak yazılar arasına katmış olanlar olabilir. Şu ana kadar birçok defa eşcinsel kelimesinin kullanılmış olması bazılarının yüzünün ekşimesine sebep olmuş, bu yazıyı okumaktan vazgeçmelerine ve hatta dergiyi kaldırıp bir köşeye itmelerine yol açacak olabilir. Bu yazıyı bu noktaya kadar okumaya devam etmişseniz, şimdiye dek bilincinizde birikmiş eşcinsel çağrışımlarının beyninizde yankılanması sizi rahatsız etmiş de olabilir. Zira gözümüz eşcinselliği görmeye, kulaklarımız onu duymaya, dilimiz onu söylemeye alışık değil. İçine doğduğumuz, küçük yaşlardan itibaren bizleri şekillendirmiş “toplum yargıları”nın en büyük parçalarından biri karşıcinsellik, yani cinsel ve duygusal olarak karşı cinse ilgi duymaktır. Gey, lezbiyen, biseksüel, transeksüel ya da travesti kimlikler anormallik, sapkınlık, ahlaksızlık ya da hastalık olarak değerlendirilerek meşru alanın dışına itilmesi, bu varoluşlara karşı toplumsal düzlemde ciddi bir baskı, yadsıma benimsenmesine ve rahatsızlık hissedilmesine yol açmıştır. Bu durumu tesadüfî olarak görmek içinde yaşadığımız toplumun ve bireyselliğimizin gerçekliğine sırt dönmektir. Öncelikle cinsel yönelim ayrımcılığının tesadüfi-olmayışını ve sistematikliğini teşhis etmek, ardından heteroseksizmi tanımlama kaygısı gütmek ve yarattığı söylemin toplumda erkek iktidarını nasıl beslediği üzerine, kadına yönelik ayrımcılıkla arasındaki bağlantıyı da es geçmeden kafa yormak gerekir.

Üniversitede Eşcinsel Olmak

Üniversite, eğitim ortamı sağlamanın yanı sıra, farklı kimliklerin buluştuğu bir kamusal alanı da yaratır. Topluma yetişkin bireyler olarak adım atmadan önce farklı il, dil, din, etnik köken ve cinsel yönelimden, “diğer”iyle tanışma ve ortak bir yaşam alanını paylaşmayı sağlar. Bu durum, kişide yeni ve heyecan verici özgürlük alanlarının açılabileceği umudunu yeşertse dahi, kat’i doğruluğuna inandığı kendi kişisel deneyimi dışındaki deneyimlere tanık olmayı rahatsız edici bulanlar olabilir. Bu tür bir karşılaşma, eşcinsel birey için sıklıkla sancılı bir sürecin başlangıcını işaret eder. Norma uymayana duyulan rahatsızlığın şiddete dönüştüğüne yüzyıllardır nasıl defalarca şahit olduysak, eşcinsel birey “öteki” olarak kabul edilegelmiş kimliğini açıkça taşıyabilmek adına, en sert yüzleşmeleri üniversitede yaşamak zorunda kalabilir.

Şiddetin boyutu yalnızca fiziksel değildir. Yaşadığımız çevre ve zamanda fiziksel şiddet çok da yaygın olmayabilir. Fakat şiddetin görünmez olması varlığının yokluğuna işaret etmez. O, yerini psikolojik şiddete bırakmıştır. Toplumun sizden beklediğiyle örtüşmüyorsanız, ders, forum, haber grupları, yemekhane gibi kamusal alanlarda psikolojik şiddete maruz kalırsınız. Bakışlar, imalı sözler, direk laf atmalar, çevrenizdekilerin sizden uzaklaşması, arkadaşlarınızın sizinle birlikte görülmekten çekinmesi ya da cinsel yönelimizin kimi topluluklara dahil olmanıza engel olması, üniversitede karşılaşabileceğiniz psikolojik şiddetin birkaç örneğidir. Eşcinsellik bir hastalık, bir anormallik ya da sapkınlık olmamasına rağmen, eşcinsel kelimesinin bir hakaretmişçesine kullanımına rastlamak işten bile değildir. Psikolojik şiddet, cinler aleminde yaşayan görünmezlere değil, kimliğini kabullenmiş, ya da tavırları ile kimliğini belli eden eşcinsellere yönelikken, henüz “açık” olmayan eşcinsellerin de kimlikleriyle barışık yaşayamamalarına neden olacak bir baskıyı da imler.

Bunların yanında, cinsel yönelim ayrımcılığının üniversite kurumu ve kadrosunu es geçtiğini belirtmek de safdillilik olacaktır. Bugün Türkiye’nin hangi üniversitesinde açık bir eşcinsel öğretim üyesi ders vermektedir, ya da kimliğini açıkça yaşayan bir eşcinsel çalışma olanağı bulabilmektedir? Gerek eşcinsel öğrencilerin üniversitelerin bünyesinde yaptıkları kulüp başvurularının geri çevrilmesi, gerekse geçen sene Bilgi Üniversitesi Gökkuşağı Kulübü’ne, resmi olarak açıldıktan sonra verilen tepkileri göz önünde tutarsak Eşcinsel, Biseksüel, Transeksüel, Travesti (EBTT) bireylerin sorunlarıyla ilgili olduğunu iddia eden akademik çevreler, bu tür durumlarda ve eşcinsellerin psikolojik baskı altında kaldığında adım atmaktan neden geri durmaktadır?

Üniversite, EBTT bireylerin kısıtlamalar ve baskılar yaşadığı mekanlara dönüşme tehlikesini barındırmaktadır. Ancak toplumsal sorunlar üzerine çalışmalar yürütme görevini üstlenmiş ve toplumu dönüştürme kapasitesini elinde tutan bir kurum olarak üniversitenin özellikle örgütlenmeyi mümkün kılacak imkanlara sahip olduğu hatırda tutulmalıdır. Bu noktada hem öğrenciler, hem de öğretim görevlileri sorumluluk üstlenmeli ve dayanışmanın dönüştürücü gücüne inanarak harekete geçebilmelidir.

Sabancı Üniversitesi’nde “Öteki” Olmak

Üniversitede eşcinsel olma deneyimi, Sabancı Üniversitesi’nde diğer üniversitelere göre daha farklı yaşanır. Öteki ile yalnızca aynı sınıflar değil, aynı yurtlar, lojmanlar, kafeler paylaşılır. Öğrencilerin ve öğretim görevlilerinin çoğu 24 saatini bu kampuste geçirir. Kampustekiler için “şehre inmek”, okul ortamından dışarı çıkmak çok da kolay değildir. Kısacası Sabancı Üniversitesi yalnızca eğitim yapılan bir mekan değil, başlı başına bir yaşam alanıdır.

Fakat ne yazık ki, öteki ile aynı ortamda yaşamak, onunla bir bağlantınız olduğu ya da bir şeyler paylaştığınız anlamına gelmez. Çoğu zaman kendi mikro ortamlarımızı yaratıp, bizim gibi düşünen ya da yaşayan insanlarla beraberizdir. Bahsettiğimiz ortamlarda eşcinselliğe çoğunlukla yer yoktur. Aldığımız bir dersin hocası, yanımızda oturan öğrenci ya da dersin asistanının eşcinsel olabileceği gerçeği akıllara gelmez, bir öğrencinin hemcinsine aşık olması da zaten imkansızdır. Bu gerçeklerle yüzleşme anı geldiğinde ise ötekinin saygı görmek yerine ayrımcılığa uğradığını görürüz. Kısacası diğer üniversitelerde olduğu gibi homofobi Sabancı Üniversitesi’nde de hüküm sürer. Burada homofobinin belki de en acımasız tarafı kişiyi kimliğini 24 saat gizlemek zorunda bırakmaksıdır. Eşcinseller, yaşadıkları sorunlar ve karşılaştıkları ayrımcılıkla görünmezliğe itilir.

Ancak burada bir şansımız vardır. Okul yönetimi ve yönetmelikleri açıkça cinsel yönelim ayrımcılığına karşıdır. “Kişileri cinsel yönelimlerinden dolayı aşağılamak, onlara hakaret etmek” Sabancı Üniversitesi’nin Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek kabul ettiği Cinsel Taciz Yönergesi’ne göre bir disiplin suçudur. Üniversitemizde, her öğrencinin zorunlu olarak aldığı SPS 102 dersinin bir haftası da “Toplumsal Cinsiyet” konusuna ayrılmıştır. Bu derste, toplumsal cinsiyetin yalnızca kadınları ve erkekleri kapsamadığı, geyler, lezbiyenler, biseksüeller, travestiler, transseksüellerin de aynı zamanda bir toplumsal cinsiyet konusu olduğuna değinilir. Öte yandan, Toplumsal Duyarlılık Projeleri (TDP) kapsamında da, Cinsel Duyarlılık Haftası gibi fikirlerin hayata geçirildiğinden bahsedebiliriz. Belki de en önemlisi, 2006 – 2007 akademik yılının 2. döneminde, haber gruplarında şahit olduğumuz tartışmaların ardından, kampüste meydana gelen eşcinsel bireylere yönelik ayrımcı tutumlara, olumsuz olaylara karşı örgütlü davranabildiğimiz sürece dönüştürücü olduğumuzu öğrenmişizdir. Bu süreçte Cins Kulüp (Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Kulübü), bir dizi etkinlik ardından, “Cinsel Yönelim Ayrımcılığına Karşı İmza Kampanyası” başlatarak, kısa sürede üniversitemiz öğrencileri, öğretim görevlileri ve çalışanlarından yüzlerce imza toplamayı başarmıştır.

Cins Kulüp halen toplumsal cinsiyet çalışmaları ve cinsellik politikaları tabanlı toplantılar yapmak için düzenli olarak bir araya gelmekte, etkinlikler düzenlemekte, böylelikle eşcinsel bireylerin kimlikleri ile barışma/tanıma ve örgütlenme sürecine katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Tüm bunların eşcinsel bir öğrenci için taşıyabileceği anlamları akılda tutarsak, üniversitemizin eşcinsel örgütlenme ve toplumsal dönüşüm adına barındırdığı potansiyeliyle umut verici gelişmelere imza attığını ve güzel bir örnek teşkil ettiğini çekinmeden söyleyebiliriz. Ötekileştirilmiş bireyin (özellikle eşcinsel bireyin) kimliğini kabullenmesinin en önemli süreçlerinden biri yalnız olmadığını fark etmesidir.
Bizlere düşen, üniversite bünyesinde eşcinsel varlığını görünür kılmak, kulüp kurma hakkımızı kullanarak örgütlenmek ya da halihazırda varolan örgütlenmelere katılmak, sosyal aktivitelerde bulunmak, deneyim paylaşma ve bilgilendirme adına bütün üniversite öğrencilerine ve kadrosuna açık etkinliklere ön ayak olmak olabilir. Heteroseksizmin karşısında durmak için ise eşcinsel olmak zorunluluğu yok. Zira “destek” politikaları destek verecek kişi ya da kurumun cinsel yönelimi üzerinden değil, ahlaki-ideolojik fikir birliği üzerinden şekillenir. Heteroseksist egemenliği ortadan kaldırma niyeti, “eşcinsellerin tek başına özgürlüğü”nü değil, ezilen ya da ötekileştirilen tüm toplumsal katmanların birlikte özgürleşmesini hedef belirlemiştir. Çünkü ancak bir araya geldikçe, acılarımızın kökünü nasıl kazıyabileceğimizi düşündükçe ve birbirimizin acısına sahip çıktıkça, daha insancıl ve özgür bir yaşama doğru yol alacağız. Deneyimlerimizin toplumsal bağlamdaki karşılığında bulunan yerini hep birlikte tanımladıkça, içinden geçeceğimiz açılma ve örgütlenme tecrübeleri asıl anlamlarını bulacak. İşte bu paylaşım her birimizi çoğaltan ve cesaretlendiren şekillerde yaşanacak. Öyle ki, her bir yeni adımımız özlemi duyulan yeni bir dönemi müjdeliyor olacak.

Gözlerimiz Yollarda Kalmıştı!

Travesti ve transeksüeller girip çıkıyor” denilerek, Lambdaistanbul Kültür Merkezi’ne polislerin ellerinde arama izniyle gelmeleri sonucunda kardeş örgüt Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği bir açıklama yayınladı. Kaos GL Derneği olarak Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği’nin her zaman yanında olduğumuzu belirterek, bu keyfi aramayı demokrasi ayıbı olarak nitelendiriyor ve kınıyoruz.

Gözlerimiz yollarda kalmıştı!

Şaşırdık mı? Şaşırmadık. Polisler Lamdaistanbul Kültür Merkezi’mize ellerinde arama izniyle geldiler. Neden şaşırmadık? Çünkü demokratikleşme yolunda düse kalka yürüyen bir ülkede mücadele ettiğimizi biliyoruz. Neden şaşırmadık? Zaten var olan hukuk sisteminde derneğimize kapatılma davası açılmıştı. Neden şaşırmadık? Çünkü demokratik haklarına sahip çıkmak için örgütlenen herkesin başına bu gelmiyor mu zaten?

Aslında itiraf ediyoruz. Gözlerimiz yollarda kalmıştı. Pek çok örgütün başına gelen bizim başımıza gelmeyince, yeterince muhalefet yapamıyor muyuz, diye şüpheye düşmüştük. Özellikle son bir yıldır polisin travesti ve transseksüellere yönelik hak ihlallerini takip ettiğimiz için, dernek olarak acaba ne zaman bizim de başımıza bir hak ihlali gelecek diye bekliyorduk.

Geldiler. Ellerinde arama izniyle. Arama izinlerinin hukuki gerekçesi (yani makul şüphe*) derneğimize travesti ve transeksüellerin geliyor olması idi! Takip etmişler, gelen gidene bakmışlar. Dernek mekanımıza travesti ve transseksüellerin geldiğini görünce “hah iste burada fuhuş vardır” diye kapımızı çalmışlar. Travesti ve transseksüel kadınların var oluşunu fuhuşsa indirgeyen zihniyetin varlığına mi dertlenelim, travesti ve transseksüel kadınlar bir derneğe gidiyorsa o dernek için arama izni çıkarılabilir sonucuna varabilen hukuk sistemine mi yanalım bilemedik!
Öncesinden zahmet edip, mesai harcayıp derneğimize kimlerin gelip gittiğine bakmalarına gerek yoktu. Sorsalardı söylerdik. Tüzüğümüzü okusalardı görürlerdi. Lambdaistanbul lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüeller arası dayanışma derneğidir; birimize yapılan hepimize yapılıyordur bakış acısıyla birbirimize sahip çıktığımız derneğimizdir.

Lambdaistanbul kendilerine yönelik nefrete karşı demokratik mücadele verme amacıyla bir araya gelen travesti ve transseksüel kadınların da derneğidir.
Biz polislerin gelmesine şaşırmadık. Onlar da derneğimize travesti ve transseksüel kadınların gelmesine şaşırmasınlar. Sokakta şiddet uygulayarak veya evlerini basarak var olma haklarını gasp ettikleri travesti ve transseksüeller örgütleniyorlar. Örgütlenmeye devam edecekler.

17 Nisan Perşembe günü saat 10.00’da Lambdaistanbul’un kapatılma davasının yeni bir celsesi görülecek. Gideceğiz. Hukuk sisteminde var olmaması gereken bu davaya rağmen, travesti ve transseksüel kadınların sudan sebeplerle sokaktan veya evlerinden an be an gözaltına alınmalarına rağmen hakkimizi aramaya devam edeceğiz.

Derneğimiz de, tıpkı travesti ve transeksüel kadınların evleri gibi, sudan sebeplerle verilmiş mahkeme kararıyla arandı. Polisler geldiler ve geldikleri sure zarfında danışma hattımız çalışamadı, lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüellerin aileleri için oluşturduğumuz komisyonumuz toplantısını gerçekleştiremedi.

Derneğimizi terörize eden, çalışmalarımızın aksamasına neden olan bu kararla ilgili olarak hukuksal anlamda hakkimizi arayacağız ve sonuna kadar takipçisi olacağız.
Herkes yaşama, var olma hakkına sahiptir. Biz de. Yaşama ve var olma hakkımıza sahip çıkacağız.

(*) Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği, Makul Şüphe:
Madde 6 – Makul şüphe, hayatın akışına göre somut olaylar karşısında genellikle duyulan şüphedir. Makul şüphe, aramanın yapılacağı zaman, yer ve ilgili kişinin veya onunla birlikte olanların davranış tutum ve biçimleri, kolluk memurunun taşındığından şüphe ettiği eşyanın niteliği gibi sebepler göz önünde tutularak belirlenir. Makul şüphede, ihbar veya şikâyeti destekleyen emarelerin var olması gerekir. Belirtilen konularda şüphenin somut olgulara dayanması şarttır. Arama sonunda belirli bir şeyin bulunacağını veya belirli bir kişinin yakalanacağını öngörmeyi gerektiren somut olgular mevcut bulunmalıdır.